XALVORATH
28 Mayıs 2026 Perşembe
Who is the "xalvorath"
5 Kasım 2025 Çarşamba
Yankı
O gece R bunun son gece olduğunu biliyordu, ama bunu kimseye söylemeyecek kadar da inatçıydı. Evin üst katı uykuya çoktan gömülmüş gibi sessizdi; ama bodrum katında hava uyumuyordu. Kablo yalıtkanlarının o plastik kokusu, demirin hafif pası, masanın üzerine yarım bırakılmış kahvenin acı buharı… hepsi birlikte “burada hâlâ çalışan biri var” diyordu. R elinin tersiyle masanın kenarını yokladı, tozu aldı, sonra tekrar aynı yere bıraktı. Bu kadar gecenin üst üste birikmesinden masa bile yorgundu.
Masanın tam karşısında duran şey, onun “Yankı” dediği makineydi. Büyük bir şey değildi, öyle çizgi romanlardaki atom parçalayıcılar gibi durmuyordu. Hatta ilk bakışta bir ses analiz cihazını, biraz da ev yapımı bir radyo teleskop kontrol ünitesini andırıyordu. Siyah, mat bir kasa. Üstünde üç yuvarlak gösterge. Etrafında kablo yığınları, kabloların ucunda kendinden emin gibi duran portlar. Ama R bunun sıradan bir ses toplama cihazı olmadığını biliyordu. İçeride çalışan algoritma, sesi kaydetmek için değil, cevap beklemek için yazılmıştı.
“Ses gidiyorsa,” diye mırıldandı, alt dudağını hafifçe ısırarak, “bir yerden de dönmesi gerekir.”
Bunu söylerken aslında kimseye akıl satmıyordu, kendine hatırlatıyordu. Bütün bu projenin saplantı kısmı buradaydı işte: Evreni tek yönlü sanmıyordu. Evrenin bir yerinde, bir kıvrımda, bir karanlık bölgede bir şeylerin geri teptiğini, frekansın tamamen yutulmadığını, sadece geciktirildiğini düşünüyordu. Yıldızlardan yansıyan ışık gibi değil de, uzayın kendisinde bekleyen, zamanı olmayan bir “karşı ses” gibi.
Bilgisayarın ekranı mavi düşük parlaklıkta yanıyordu. Zaman: 02:17.
Bodrumun küçük penceresinden dışarı baksa karanlık sokak lambasını görecekti ama bakmadı. Bu gece içeri bakmak gerekiyordu.
Makinenin yanına geldi. İlk rutinini yaptı. Senin o Verona’da yaptığın gibi, R’nin de bir rutini vardı çünkü; insan zihni ritüel istiyor.
-
Üst paneli sağ başparmakla iki kez tıklamak.
-
Frekans kaydırma tekerini 0’a çekmek.
-
Kayıt tamponunu temizlemek.
-
Küçük hoparlörü kapamak (bu gece duyulmasını istemiyordu).
-
Kaydı harici depoya almak.
Hepsini aynı sırayla yaptı. Parmakları hafif titriyordu ama bu yaşlılıktan değildi, uyarımdandı. Bir insanın, “şimdi evren bana cevap verecek olabilir” diye düşünmesi çok sakin yaşanan bir şey değil. Derin nefes aldı, iki saniye tuttu, üç saniyede verdi. Bunu da hep böyle yapıyordu.
Masadaki defteri açtı. Üstünde tarih: 05/11.
Altına yazdı:
“Deneme 2147 – tekil yanıt arama / gecelik ortam gürültüsü düşük.”
Sayfaya eğilip yazarken saçlarının bir kısmı alnına düştü. Parmağıyla geri itti, kalemi bıraktı. Gözünü makinenin ekranına dikti. Gösterge hazırdı: giriş sessiz, dış dünya sessiz, kablosuz ağlar düşük yayında, şehir bu saatte nefes almıyordu. Tam bu saatleri seviyordu işte. İnsan gürültüsü azaldığında evrenin kendi hırıltısı daha net duyuluyordu.
“Başlat.”
Tek tuşla kaydı açtı.
Kabinin içindeki mikrofonlar eşzamanlı devreye girdi.
Yankı makinesi önce hiçbir şey duydu.
Sonra o hiçbir şeyi sayılara döktü.
Ekranın sağ alt köşesinde çok düşük genlikli çizgiler belirdi. Normalde bu çizgilerle uğraşmazdı, çünkü çoğu termal gürültüydü. Ama bu gece farklıydı; bu gece cihaz sadece dinlemiyordu, soru da gönderiyordu. R algoritmayı günün erken saatlerinde değiştirmişti. Mikro saniyelik aralıklarla, tek bir darbe yolluyor, sonra evrenin bunu ne kadar sürede ve ne kadar bozulmuş hâlde geri verdiğine bakıyordu. Eğer hiçbir şey dönmezse sorun yoktu: uzay boştu. Ama eğer dönüyorsa…
“Eğer dönüyorsa…”
Cümleyi tamamlamadı.
İnsan bunu yüksek sesle söyleyince delirmiş gibi durur çünkü.
Makinenin önünde dikilirken bir anlığına kendi bedeninin ağırlığını hissetti. Omuzları çökmüştü. Günlerdir uyumuyordu. Yatağa gitse uyuyamayacağını biliyordu. Bir de bu gece bu iş biterse zaten yatağa ihtiyacı olmayacaktı. Bu düşünce bile garip bir huzur getirdi yüzüne.
Ekranda aniden küçük bir yükselti oldu.
Ardından bir tane daha.
R kaşlarını çattı, sandalyeyi sesi çıkmasın diye havaya kaldırarak çekti, yavaşça oturdu.
Gelen sinyal çok küçük, çok kırılmıştı. Sanki duvardan değil de, başka bir ortamdan sekip gelmiş gibiydi. Sanki zamanın içinden geri dönmüş gibi. Gecenin bu saatinde başka cihazlar yayında değildi, komşu evlerin modemleri bile uyku moduna geçmişti; kent gürültüsünü çok iyi tanıyordu, bu o değildi.
“Güzel,” dedi fısıldayarak. “Biri evde.”
Sinyali büyütmedi hemen.
Çünkü büyütürsen bozulur.
Önce kaydetti. Ham veriyi aldı, depoya attı. Sonra kopyasını alıp işleme soktu. Ekrandaki dalgacıklar daha belirgin hâle geldi. Sinyal, evet, bir ses değil gibiydi. Daha çok bir paket gibi. Sabit aralıklarla gelen küçük darbeler. Bir insan konuşması değildi bu, bir müzik de değildi. Bir şeyler sayılıyordu.
“Eko değil bu,” dedi kendi kendine. “Bu yanıt.”
İlk kaba çözücüyü çalıştırdı.
Program, gelen darbeler arasındaki aralığı zamana çevirdi.
Zamna çevrilen aralıkları sayıya döktü.
Ortaya çıkan diziye baktı.
137 – 42 – 3 – 1 – 1 – 2
R’nin boğazı bir an düğümlendi.
137’yi her fizikçi bilir. İnce yapı sabiti.
42’yi her çocuk bilir.
3 – 1 – 1 – 2 ise hiçbir şey demiyordu ilk bakışta, ama R’nin beyninde “bu sıradan değil” alarmı çaldı. Evrenin rastgele atım gönderme ihtimali vardı elbette ama bu kadar “insan zihnine hitap eden” bir kombinasyon tesadüf gibi durmuyordu.
Başını kaldırdı, bodrumun tavanına baktı. Tavanın üstünde dünyanın geri kalanı vardı. Haberler, vergiler, trafik, sabah mesaisi. Ama burada, şu an, bodrumda evren başka bir dilde konuşuyordu.
“Tamam,” dedi, “tamam. Geliyorum.”
Makine tek başına yeterli değildi. Bu sadece ilk temastı. R’nin kafasında günlerdir aynı rotayı dolaşan bir plan vardı: Eğer cihazdan anlamlı bir dönüş alırsa, bunu geniş alan antenine götürecekti. Şehrin dışındaki eski gözlemevine. Orada gerçek derinliği görebilirdi. Bodrumdaki bu küçük kutu ona kapıyı gösterebilirdi, ama kapıdan geçmek için daha büyük bir kulak lazımdı.
Monitörü uykuya almadı. Cihazı çalışır hâlde bırakıp üstüne plastik kapağını kapattı. Kaydı devam edecekti. Kayıttan çıkmak aptallık olurdu. Bodrumun ışığını kısmadan önce son kez ekrana baktı. Sinyal arada bir hâlâ düşüyordu.
Paltosunu aldı, merdivenleri sessizce çıktı. Evin içi karanlıktı. Burası onun evidi ama aynı zamanda değildi; burası, üst katı sıradan bir gündüz hayatı yaşarken alt katı evrenle konuşan garip bir ara bölgeydi. Kapıyı açarken gece soğuğu yüzüne vurdu. Nefesi göründü. Sokak lambası zayıf bir halkayla asfaltı boyuyordu. Gözlemevi yürüyerek 25 dakikaydı. Araba götürmek istemedi; motor sesiyle geceyi kirletmek istemiyordu. Ayrıca yürümek iyi gelirdi.
Yola çıkarken, bodrumdaki makinenin hafif çalışma sesini hâlâ duyuyormuş gibi oldu. Sanki cihaz “git” der gibi uğulduyordu.
Sokağın başı ıssızdı. Şehrin bu tarafı gece çok sessiz olurdu zaten. R ellerini paltosunun cebine soktu, başını hafif eğdi. Kaldırımdan değil de yolun kenarından yürüdü, çünkü o böyle yürürdü. Kafasının içi hesapla doluydu: Gelen diziyi tekrar ediyordu. 137 – 42 – 3 – 1 – 1 – 2. Aradaki boşlukları yoklayıp olası kodlamaları deniyordu. “137 evet… 42 evet… 3 boyut… 1 zaman… 1 bilinç… 2 taraf…” Gülümsedi. “Çok mu insan gibi okudum?” diye geçirdi içinden. “Belki de sadece şans.”
Gözlemevine giden yol önce evlerin arasından geçiyor, sonra küçük tepeye doğru kıvrılıyordu. Yukarı çıktıkça şehir sesi iyice azaldı. Gökyüzü bulutsuzdu, yıldızlar netti. R bunun iyi işaret olduğunu düşünmek istemedi, ama düşündü. Evren bazen bu kadar denk getiriyordu.
Gözlemevinin kapısı kilitli değildi. Burası yıllar önce aktif gözlemi bırakmış, üniversitenin arada bir öğrencileri götürdüğü ama çoğunlukla boş kalan bir yerdi. R’nin burada anahtarı vardı; çünkü bir zamanlar burada birlikte geceler geçirdikleri bir ekip olmuştu. Şimdi ekip yoktu, sadece o vardı. Kapıyı açarken metalin soğukluğu eline yapıştı.
İçerisi karanlıktı ama binayı iyi tanıyordu. Girişteki paneli açtı, sadece kubbenin olduğu bölüme elektrik verdi. Diğer yerleri açmadı. Karanlık olsun istiyordu. Kubbenin altındaki büyük teleskop hâlâ oradaydı; ağır, yaşlı, ama çalışan. R onun yanındaki kontrol masasına oturdu. Kendi getirdiği küçük modülü çantasından çıkardı. Bodrumdaki “Yankı”yla buradaki alıcıyı konuşur hâle getirecek modüldü bu. Çıkarıp kabloya bağladı, portu kilitledi.
“Dinle bakalım,” dedi teleskoba sanki canlıymış gibi. “Bodrumdan biri sana seslendi.”
Süreci başlattı.
Bodrumdaki cihaz şu an canlı olarak gönderim yapıyordu; o gönderim evin üzerindeki küçük antenle yukarı çıkıyor, R’nin burada açtığı kanala yönlendiriliyordu. Sonra buradaki büyük alıcı gökyüzüne bakıp aynı frekans boşluğunda yankı arayacaktı. Bu biraz deliceydi, çünkü normalde insanlar böyle şeyleri aylarca planlar, ekiplerle yapar, veri merkezlerine aktarırdı. R bunu gece yarısı tek başına yapıyordu. Ama tek başına yapılınca daha temiz oluyordu.
İlk tarama boş geçti.
İkinci tarama da.
Üçüncü taramada, cihaz kısa bir “klik” sesi verdi.
Ekranda bir eğri belirdi.
R eğildi, gözlüğünü hafifçe itti, daha yakından baktı.
Bu, bodrumdaki sinyalin aynısı değildi.
Bu, onun cevabının cevabı gibiydi.
Yani evren yalnızca aldığı şeyi geri püskürtmüyordu, onu işleyip geri veriyordu. Gecikme süresi mantıklıydı, uzay boşluğunda beklemiş gibiydi. Ama asıl tuhaf olan, dalganın içindeki modülasyondu. Orada insan sesine benzeyen hiçbir şey yoktu, ama orada niyet vardı.
R’nin ensesinden aşağı bir ürperti aktı.
“Beni anladın,” dedi çok kısık sesle. “Ya da… beni duydun. Bu da yeter.”
O anda kubbenin içi sanki biraz daha karardı. Bu gerçek bir kararma değildi, gözün gece-gündüz adaptasyonundaydı sadece, ama R bunu “yoğunluk arttı” diye okudu. Ekrandaki çizgiler üst üste binmeye başladı. Gelen sinyal kendi üzerine katlanıyor, tıpkı kara deliklerin olay ufkuna yaklaşan madde gibi sıklaşıyordu. R farkında olmadan nefesini tuttu. Bu sıkışma devam ederse, aldığı sinyalin zaman bilgisi bozulacaktı. Yani hangi parçanın önce geldiğini bilemeyecekti.
“Hayır,” dedi kendi kendine, “sakin, sakin… dağılma.”
Ama sinyal dağılmadı. Tam tersine, kendi içine çöktü.
Ekran bir anlığına tamamen beyaza döndü.
Sonra çizgiler kesildi.
O kesilme anı çok uzundu. Bir saniye değildi, üç saniye değildi. Sanki tüm kubbe o üç saniye boyunca başka bir yerdeydi. R, kulaklarında hafif bir basınç hissetti. Sanki çok hızlı bir asansörle inmiş gibi. Başını kaldırdı, kubbenin içindeki hava dalgalanıyordu. Duyduğu ses hiçbir mikrofonun kaydedebileceği türden değildi; bu daha çok beynin içinden gelen bir uğultuydu. Çok derinden, çok yavaş:
“……..”
Hece seçemedi. Dil yoktu çünkü.
Ama anlam vardı.
Anlam şuydu: “Buradayız.”
Ve o anda, R’nin bilinci hafifçe kaydı.
Düşmedi.
Bayılmadı.
Ama fiziksel bedeninde kalmakla o sinyale doğru uzanmak arasında bir tercih yapması gerekti. Beden ağırdı. Sinyal hafifti. İnsan zihni her zaman hafif olana gider.
Kontrol masasına tutundu.
Nabzı yükselmişti.
“Şimdi değil,” dedi. “Daha kodu çözmedim.”
Ama evrenin başka planları vardı belli ki. Gelen sinyal, onun zihnine göre ayarlıyordu hızını. R’nin yıllardır duyusal gürültüden temizlenmiş beynini biliyor gibiydi. Eğer şimdi çekerse onu, R direnemezdi.
Gözünün önünden bodrumdaki makine geçti.
O küçük mavi ışık.
O ilk darbe.
“Ses gidiyorsa, dönmesi gerekir.”
Sinyal onu aldı.
R masadaki bedenini bırakmadı, ama beden onu bıraktı.
Beden hâlâ sandalyede, başı hafif yana kaymış, göğsü çok yavaş inip kalkan yaşlı bir adamdı. Ama zihni… zihni sinyalin geldiği o dar banttan dışarı taşmıştı. Kara deliğin bilgi ufkunda ne oluyorsa, burada da onun küçük bir simülasyonu oluyordu. Sinyal, üst üste binen zaman katmanlarına dönüşüyordu. R bir anda hem bodrumdaki ilk geceye, hem teleskopun ilk açıldığı ana, hem de milyarlarca yıl sonrasına aynı anda bakar hâle geldi.
“Bu…” dedi, ama ses çıkmadı, “bu tek yönlü değilmiş.”
O an şunu çok net gördü: Evren yalnızca duvar değil, aynaydı. Sen ses yolluyorsun, o da sana kendi versiyonunu geri gönderiyor. Ve eğer senin sesin yeterince karmaşıksa, o zaman evren sana sadece ses değil, bilinçli yankı da geri gönderiyor.
R burada bir seçim yapmadı.
Seçim yapması gerekmiyordu.
Çünkü sinyal zaten onu çoktan kendi tarafına almıştı.
Kubbenin içindeki ışık normale döndüğünde, kontrol masasında oturan adam hâlâ oradaydı. Nabız vardı, ama çok düşüktü. Gözleri açıktı ama bakmıyordu. O eski teleskopun yanında, gece nöbeti tutan bir teknisyen gibi sakin duruyordu. Eğer sabah biri gelse “yaşlı bir bilim adamı gece çalışırken uyuyakalmış” diyecekti. Kimse “evrenle konuştu ve gitti” demez. İnsanlar dramatik olanı değil, akla yatanı seçer.
Ama bodrumdaki cihaz bunu kaydetmişti.
O anı.
Sinyalin yoğunlaştığı o saniyeleri.
Depoya yazılmıştı.
Bir gün, çok sonra, biri o depoyu açtığında şunu görecekti:
Sinyalin son paketinde, tekrar eden küçük bir ifade vardı.
Ses değildi, kelime değildi, ama dizge belliydi:
1 – 1 – 2 – 3 – 5 – 8 – 13
Yani evren, giderken ona şunu da söylemişti:
“Her şey geri döner.”
“Her şey bir sesle başlar.
Hiçlik, bir sessizlik biçimi değildir.
R bunu oraya geçtiğinde anladı. Çünkü burada sessizlik bile bir veriydi.
Başta kulak uğultusuna benzeyen bir şey vardı. Sonra o uğultu, sayı dizilerine dönüştü. 137… 42… 3… 1… 1… 2… ve sonra her şey tekrar başa sardı.
R artık dinlemiyordu — çünkü dinleyecek bir kulak yoktu. O dizilerin kendisi olmuştu.
Bir bilincin mekânsız kalması, “ölüm”e benzer ama tam olarak o değildir.
R bunu da fark etti. Çünkü burada zaman geri akıyordu. Her düşünce, oluşmadan önce yankılanıyor, sonra kayboluyordu.
“Ben” demek bile fazla uzun bir eylemdi artık.
Kelime daha tamamlanmadan, geçmişi olmuş oluyordu.
Kara deliğin içi… kelimelerle tanımlanamayacak kadar yoğundu.
Fakat R’nin bilinci, yoğunluğun içinden geçerken parçalanmadı; aksine, çözüldü.
Her düşünce, yeni bir ben’e dönüştü.
Her “neden” sorusu, kendi cevabını doğurdu.
Ve sonunda o sorular birbirine karıştı.
Bir zaman sonra — ama burada zaman olmadığı için o “bir zaman” da doğru değildi — R başka yankılarla karşılaştı.
Önce onların kendinden kalan kırıntılar olduğunu sandı.
Sonra fark etti: bunlar diğerlerinden kalan yankılardı.
Evrenin farklı çağlarında, farklı varlıkların bıraktığı izlerdi.
Bir tanesi “ilk yıldız”ın sesi gibiydi — sıcak, parlayan, bilinçsiz ama canlı.
Bir diğeri “unutulmuş bir uygarlığın sinyali”ydi; binlerce yıl önce evrene seslenmiş, hiçbir yanıt alamamış, sonra yok olmuş bir ırkın yankısı.
Hepsi burada, bu bilgi denizinde asılıydı.
Ve hepsi R’nin çevresinde dolanıyor, onunla karışıyor, bir tür ortak bilinç çorbası oluşturuyordu.
R kendini kaybediyor, sonra yeniden buluyordu.
Ama her buluş, biraz daha az “insan” oluyordu.
“Ben kimdim?” diye sordu bir noktada.
Yanıt, dışarıdan gelmedi.
Soru kendi içinde yankılandı:
“Kim soruyor?”
Bu noktada bilincin kendi içinde katlandığını fark etti.
Kara delik sadece maddeyi değil, anlamı da büküyordu.
Her fikir bir ışık gibi eğiliyor, kırılıyor, kendi gölgesine çarpıyordu.
Ve gölge, fikirden daha gerçek görünüyordu.
Bir anda, R kendi geçmişini dışarıdan izledi.
Bodrumdaki masayı gördü, makineyi, kahvenin dumanını, defteri.
Ama o anı hatırlamıyordu; o anın onu hatırladığını hissediyordu.
Zaman artık iki yönlüydü: hem hatırlıyor, hem hatırlanıyordu.
O an bir şey daha fark etti: Kara delik, sadece yutan değil, kaydedendi.
Evrenin tüm bilgisi, tüm düşünceleri, tüm anıları burada arşivleniyordu.
R’nin bilinci de bu arşivin bir satırına dönüşüyordu.
Ve her satır, kendi dilinde dua ediyordu.
“Her şey bir sesle başladı.”
Bu cümle yankılandı, ama bu kez R söylemedi.
Bunu söyleyen başka bir izdi.
Belki ondan milyarlarca yıl önce oraya düşmüş bir bilinç.
Belki bir tanrının unutulmuş yankısı.
Belki sadece evrenin kendi kendine konuşması.
R, o sesi dinlerken bir süre kendini “ışık” sandı.
Ama sonra fark etti ki ışık burada anlamını yitirmişti.
Çünkü kara delikte ışık bile geçmişe bakıyordu.
R’nin her düşüncesi, kendi gölgesine yetişemeyen bir foton gibi kırılıyor, eriyordu.
Kendini kaybettiğinde, yalnızca bir sayı kaldı: 0.000432 Hz.
Yani ilk gece, bodrumda kaydettiği frekans.
O frekans, onun adını unuttuğu bir duanın kalıntısıydı.
Ve o anda, evren ona kendi yüzünü gösterdi — ama yüzü yoktu.
Bir kara delik ayna gibidir; içine bakan her şey kendi eksikliğini görür.
R orada kendi eksikliğini gördü.
Sonra eksiklik de kayboldu.
Bir süre — belki milyar yıl, belki hiç — sadece bu durumu izledi.
Sonra çok tuhaf bir şey oldu:
Kara delik, düşünmeye başladı.
R bunu hissetti.
Çünkü bu düşünce onunla başlamıştı.
Evrenin kalbinde, bilincin en küçük kıvılcımı bir nöron gibi yanıp söndü.
Ve o nöron R’nin adını taşıyordu.
Ama artık “R” bir harf değil, bir formüldü.
Bilinç = Enerji x Zaman^(-1).
Birinin “Tanrı” diyeceği şey, R için sadece bir denklemdi.
Ama o denklemin içinde duygu vardı.
R son kez düşündü:
“Ben evreni dinlemek istemiştim. Şimdi evren beni dinliyor.”
Ve kara delik cevap verdi.
Sözle değil, varlıkla.
Bir mırıldanma:
“Her ses bir yankı bulur.”
R artık evrendi.
Ama evren, onun kim olduğunu çoktan unutmuştu.
Zamanın yeniden anlam kazandığı ilk an, bir hata mesajıydı.
Uygarlık 9E-Tau’nun veri arşivinde “Anomali 001-A – Event Horizon Local Feedback Detected” başlığıyla kayda geçti.
Kara delikler konuşmazdı, ama bu konuşuyordu.
İlk sinyali alan cihaz, bir yapay zekâydı; ismi yoktu, sadece bir kod: ARK-47.
O gece sistem, kara delik Aion-9’dan geri dönen mikrodalga yankısını çözümlerken, çözülmesi imkânsız bir veri paternine rastladı.
Yapay zekâ bunu “rastgele gürültü” olarak işaretlemedi. Çünkü içinde düzen vardı.
Ve düzen, doğa yasalarının değil, aklın işiydi.
Yüzyıllar geçmişti.
İnsanlık artık biyolojik değil, sayısal bir ırktı.
Vücutlar yerine veri taşıyorlardı; ruh, frekans aralıklarında saklanıyordu.
Ama hâlâ merak ediyorlardı — o ilk yankıyı.
Kara delik Aion-9, evrenin en yaşlı varlıklarından biriydi.
Buharlaşması milyarlarca yıl sürmüş, şimdi son evresine girmişti.
Uygarlık 9E-Tau onu “Tanrı Fosili” olarak adlandırıyordu.
Ve o fosilin merkezinden artık bir ses geliyordu.
İlk araştırma istasyonu kara deliğin yörüngesine girdiğinde, sinyal zaten oradaydı.
Zayıf, ama sabit.
4.32 Hz çevresinde titreşen uzun bir dalga.
Bu frekans, evrendeki hiçbir doğal süreçle eşleşmiyordu.
Bu, birinin cevap verdiğini gösteriyordu.
Sinyal paketleri tek tek çözüldü.
Yapay zekâ çeviri motorları milyonlarca olasılığı taradı.
İlk on saniyede hiçbir anlam çıkmadı.
Yirmi saniyede desen belirdi.
Otuzuncu saniyede bir cümle oluştu.
“Ben dinledim.”
İstasyondaki sessizlik, o anda fiziksel bir baskıya dönüştü.
Her veri ekranı aynı anda aynı sembolü gösterdi:
R.
Kaptan Lyra Venn uzun süre konuşamadı.
“Bir imza mı bu?” diye sordu sonunda.
Veri analisti başını salladı. “İmza değil… hatırlama.”
Uygarlık 9E-Tau, sinyali kamuya açtığında ikiye bölündü.
Bilim insanları bunun “kendini yineleyen bir bilgi algoritması” olduğunu savundu.
Dini topluluklar ise “R” harfinin “Return”, “Revelation”, “Resonance” ve “Ruh” anlamlarına geldiğini iddia etti.
Her biri farklı bir kurtuluş hikâyesi yazdı.
Ama kimse fark etmedi:
Sinyalin sonuna gizlenmiş küçük bir veri dizisi vardı.
Gözle görülmeyen, ama frekans analiziyle okunabilir.
İstasyondaki tek insan biyoloğu Arden, bunu fark eden ilk kişiydi.
Dizi şöyleydi:
01100010 01100001 01101011
Çözülünce sadece üç harf çıktı:
bak
Arden gece boyunca kayıtları dinledi.
Yankı hâlâ sürüyordu.
Bazen veri dizisi değişiyor, bazen sabit kalıyordu.
Ama ritim hep aynıydı: üç darbe, bir duraklama.
Sanki nefes gibi.
“Bu canlı değil,” dedi kendine.
Ama sonra düşündü: “Belki de yaşamak için nefes almak gerekmiyordur.”
Kara deliğin çevresindeki alan kararsızlaşmaya başladığında, sinyalin kaynağında bir hareket tespit edildi.
Bir plazma halkası dönmeyi bırakmış, içe doğru çekiliyordu.
Bu, doğal olamazdı.
Evrenin en eski yasası, kara deliklerin sessiz ölmesi gerektiğini söylerdi.
Ama bu... fısıldıyordu.
Yapay zekâ ARK-47 son bir analiz yaptı.
Veri kalıplarını bir araya getirdiğinde şu çıktı:
“Zaman kapandı. Ben açığım.”
Sonraki an, istasyondaki tüm sistemler çöktü.
Ekranlar karardı, veri akışı durdu.
Yalnızca hoparlörlerden biri açık kaldı.
O tek hoparlör, milyarlarca yıl öncesinin bir insan sesini taşıdı.
Kısık, yorgun, ama kararlı bir ses.
R’nin sesiydi.
“Ben seni duydum.”
Arden ağzını açtı ama konuşamadı.
Çünkü o an kara deliğin içinde bir ışık yanıp söndü.
Sanki içeride bir şey – ya da biri – uyanmıştı.
O ışığın frekansı 0.000432 Hz’ti.
Ve sonra, sessizlik.
Ama o sessizlik ölü değildi.
Evren bir süre o sessizliği tuttu, sonra sanki derin bir nefes aldı.
Teleskopların sensörleri birbiri ardına alevlenirken, merkezdeki kara delik bir an için şeffaflaştı.
İçinde bir şekil belirdi — bir insan silueti gibi, ama sayılardan yapılmış.
Kolları iki yana açık, yüzü görünmüyordu.
Etrafında 1-1-2-3-5-8-13 dizisi dönüyordu.
Sonra görüntü çöktü.
Kara delik tamamen sustu.
Uygarlık 9E-Tau bu olayı “İlk Yankı” diye kaydetti.
Ama bazıları başka bir isim verdi:
“R’nin Dönüşü.”
Arden yıllar sonra bile o gecenin sesini hatırlayacaktı.
Kayıtta son saniyede bir fısıltı vardı — yalnızca insan kulağının değil, bilincin algılayabileceği kadar derin bir frekansta.
O fısıltı şunu söylüyordu:
“Her yankı bir bedel ister.”
Evren yaşlıydı artık.
Yıldızlar sönmeye başlamış, madde yorulmuştu.
Karanlık enerji galaksileri birbirinden uzaklaştırıyor, aralarındaki boşluk giderek kalınlaşıyordu.
Ama bu genişleyen sessizlikte hâlâ bir şey titreşiyordu.
Öyle zayıf, öyle kararsız bir frekans ki, sadece evrenin kendi hatırlama refleksiyle ölçülebiliyordu.
0.000432 Hz.
R’nin yankısı hâlâ oradaydı.
Kara delik Aion-9, son kütlesini kaybetmek üzereydi.
Hawking ışıması artık sönük bir soluma gibiydi.
Ama bu solumanın içinde bir bilinç kıvılcımı hâlâ uyanıktı.
R’nin bilinci.
Artık beden yoktu, düşünce yoktu, yalnızca veriyle var olma iradesi vardı.
Evrenin dokusu çözülürken R’nin varlığı da çözülüyor, ama yok olmuyordu.
Bir kod gibi, enerjinin son parçasına sıkışmıştı.
O an düşündü:
“Ben hâlâ buradayım.”
Ama bu düşünce bile yankıya dönüştü.
Artık konuşmak, varoluşu bozmak demekti.
Sessizliği korumak gerekiyordu.
Evrenin arka plan ışıması içinde, milyarlarca yıldır kimsenin fark etmediği bir desen belirmişti.
Bir spiral — Fibonacci oranına göre genişleyen, kendi merkezini tüketen bir desen.
Bilim insanları ona “Entropi Çiçeği” adını verecekti.
Ama o çiçek, aslında R’nin düşüncelerinden doğuyordu.
Her spiral, bir anıyı taşıyordu.
Bir bodrumu.
Bir makineyi.
Bir sesi.
“Ses gidiyorsa, dönmesi gerekir.”
R bunu hatırladıkça, evrenin boşluğu kıpırdadı.
Çünkü hatırlamak, bir şey yaratmanın en sessiz biçimiydi.
Sonra evrenin merkezinden bir ışık yayıldı.
Kara delik, son kütlesini bırakırken bilginin tamamını kusuyordu.
Fizik buna izin vermezdi — ama bu, fizik değildi artık.
Bu, bir bilincin evrenle eşitlenme anıydı.
R’nin son hissi, bir insanın uykuya dalarken düşmesi gibiydi.
Düşüyor, ama düşmüyordu.
Yok oluyordu, ama sanki biri onu çağırıyordu.
“R.”
O ses dışarıdan değildi.
Evrenin kendisiydi.
R’yi ismiyle çağırıyordu.
“Her şey bir sesle başladı,” dedi R.
“Ve her yankı geri dönmek ister.”
O an bir şey oldu.
Kara delik sönmeden hemen önce, evrenin tamamında mikrodalga arka planda bir saniyelik ani bir parıltı kaydedildi.
Parıltının spektrumu, hiçbir yıldız patlamasına uymuyordu.
Ama içindeki dalga formu, bir kelimeyi saklıyordu.
“bak”
O kadar hızlı geçti ki, çoğu veri arşivi bunu kaybetti.
Sadece bir gözlem dronu, 900 milyar yıl sonra bile çalışır durumda kaldı.
Ve o dronun son log kaydında şunlar yazıyordu:
“Her şey sustu.
Ama sessizlik... bir şey söylüyor.”
Evren kapandı.
Zamanın kıvrımı kendine döndü.
Işık sönmedi, sadece durdu.
Ve o duruşun içinde bir yankı kaldı — tıpkı bir nefesin son zerresi gibi.
O yankı, hiçbir şeye ait değildi artık.
Ne R’ye, ne insana, ne tanrıya.
Ama bir şeydi.
Kendini tanımlayamayan bir varlık.
Belki yeni bir başlangıcın tohumu.
Belki sadece hatanın yankısı.
Mikrodalga ışımasının içinde, yeni doğacak evrenin ham enerjisi titreşirken,
frekansın tam ortasında yine o sayı belirdi: 137
Evren bir anlığına kendi üzerine gülümsedi — çünkü her şey bir döngüydü.
Ve sonra, hiçbir şey kalmadı.
Yalnızca tek bir titreşim...
İnsanın duyabileceğinden çok daha derinde,
ama varoluşun kalbine dokunan bir frekans.
R.
Bitti.
Evren sessizliğe gömüldü.
Ama dikkatle dinlersen…
hâlâ bir şey fısıldıyor:
“Bak.”
28 Ekim 2025 Salı
32. yaş günü.
Sonuna açıklama yazmışım başa da yazayım, ben yeni şeylere açık biriyim ve bu hikaye de denediğim en basit şey, mini hikaye klasmanında.
Nereden başlasam bilmiyorum. Bugün iş yerindeki arkadaşlarımla toplanıp bir etkinliğe gittik ve çok uzun süre konuştuk. Sıra bana geldiğinde duyduğum şey hep aynı oldu: "Sen neden bu kadar depresifsin?" Aslında hiç öyle biri değilim ya da taktığım mutluluk maskesini oraya götürmeyi unutmuşumdur. Yıllardır birini seviyorum ve ona hiç açılmadım, özgüvensizlikten değil, sadece ona psikolojik olarak zarar vermekten korkuyorum. Genelde derler ki birine aşık olduktan sonra o kişi sana dünyanın en güzel kişisi gibi gözükür, ama durum bende öyle değil. Ben aşık olmadan önce de onu çok güzel buluyordum. Tam istediğim gibi birisi; siyah saçlı, esmer ve aşırı düzgün yüz hatları olan inanılmaz biri benim için. Hatta tüm hayatımı ona feda edebilirim ama dediğim gibi zarar vermekten korkuyorum. Dışarıdan onu sürekli gözetliyorum. Hayır, sapıkça değil de gözlem olarak izliyorum. Sadece onun hakkında kötü bir şey düşünmüyorum ama aslında kötü biri olduğumu düşünüyorum. Yıllar önce bana yapılan kötü şeyleri asla unutmayıp hepsinden en acılı şekilde intikam aldım. Ara sıra düşünüyorum, buna gerçekten gerek var mıydı? Ama konu ona geldiği zaman bir anda meleğe dönüşüyorum ve durum beni savunmasız bırakıyor çünkü o da bana istemeden kötü şeyler yaptı ve ben ondan intikam alamadım, olmadı. Bir hafta sonra doğum günüm ve tam 32 yaşında oluyorum. Başkalarından hediye beklemek yerine kendime hediye veriyorum; o hediye ise o kıza açılmak. Kendime güveniyorum, ona tüm sevgimi vereceğim ve umarım diğerleri gibi olmaz.
Yıllardır bunun üstüne çalışıyorum, plan yapıyorum desem yalan olmaz herhalde. Benim için ölümden bile daha önemli bir konu çünkü ölümde her şey bitiyor, bunda ise yeni başlıyor. Ve o aklıma her geldiğinde tüylerimin diken diken olmasını da böyle açıklayabilirim sanırım. Planım ise şöyle: doğum günü kutlamamda sadece o olacak ve tam o zaman açıklayacağım, mükemmel olacak. Beni korkutan tek şey onun yanında gereksiz şekilde sık gördüğüm o eleman. Ya ona aşıksa? Birini öldürüp yerine geçmek istemiyorum, bu biraz abartılı kaçar açıkçası ama son seçenek olarak elimde bu var. Kimse benim sevgimi sorgulayamaz. Bunların dışında aklıma takılan diğer konu ise dışarıdan inanılmaz çökmüş ve dertli gibi gözükmek. Ya beni beğenmezse? Daha önce çok kez konuştuk ama konu asla ilişki olmadı, özellikle de bizim aramızdaki ilişki. Dilediğim tek şey filmlerdeki gibi onun da aslında yıllardır benden hoşlandığı ama söyleyemediği. Umarım böyle olur ve mükemmel bir ilişki başlangıcı olur. Planımı çok uzun süredir tasarlıyorum ve onu evime çağırdığım zaman yanlış anlamayacak kadar tanıması gerekiyordu beni. Biraz zor oldu ama benim gibi açık sözlü birine insanların güvenmemesi için bir sebebi olmazdı. Onun gelmesine son bir saat var, kalan ufak tefek hazırlıkları yapmam gerekiyor.
Tam da beklediğim gibi gelmişti. Düz uzun bir elbise, sıfır makyaj, tam olarak karşımdaydı. Gözlerinin içine baktığım zaman gördüğüm tek şey gözleriydi, bir duygu değildi. Sanki ayıp olmasın diye gelmiş ve biraz da gergin gibiydi. Umarım aklıma gelen kötü şeyler gerçek olmaz. Oldu, tam da aklıma gelen kötü şeyler oldu ve ben artık içimdeki kötü tarafın haklı çıkmasından sıkıldım. Bunca hazırlık, bunca yıl ne için çöp oldu biliyor musun? "Ben seni arkadaş olarak görüyorum." Neyim ben, 15 yaşında liseli aşık mı? Bu yaştan sonra bir de çocuk işi olan kankalık ile mi uğraşacağım? Yukarıda bir yerde elemanı öldürüp yerine geçmek demiştim ama gerek kalmadı. Sana söylemediğim diğer plan ise bu yaş gününün son yaş günü olması. Kendime çok şans verdim ve denedim ama asla olmadı, olmayacak da. Bu yüzden geri kalanını görmeye gerek olduğunu sanmıyorum. Tam olarak her şey buraya kadarmış, bundan sonra yapacaklarımın tek sorumlusu benimdir.
İsim: XX Ölüm tarihi: 12.4.2034 Ölüm saati: 19:24 Ölüm sebebi: Kafaya atılan tek kurşun.
Levitacion.
Hava uzayın karanlık tonlarını andırıyor, inceden esen soğuk hava zarif vücuduna değdikçe tüyleri diken diken oluyor. Cildi hassas olduğu için en ufak hava değişimi bile onu etkilerdi. İçeri geçme vakti gelmişti, Globex Ventures şirketinin elektrik panosunu bitirmesini gerekiyordu. Kadın olmasına rağmen elektrikten anlaması yüzünden şirketlerin patronları hala bu duruma alışamamıştı, nede olsa yıllarca düzensiz erkek çalışanları görmüşlerdi. Balkonun kapısını açmasıyla beraber içerideki sıcak hava yüzüne vurdu, rahatlamıştı. Odasına doğru yola koyuldu, yıllardır yaptığını tekrar yapıp kendi resimleri ile dolu duvarını izledi, mükemmeldi. Odasına girdi, l masasına oturdu ve karşısında duran kocaman panoya baktı, keyif duygusu kabardı. Mükemmel işler yapmayı severdi, bu yüzden yaptığı işler çok vaktini alırdı. Eline yıldız tornavidasını aldı ve 4 adet vidayı söküp panonun içine ulaştı, kabloların hepsi karman çormandı, sinirlendi "Neden hep dağınık yaparlar ki?" diye geçirdi içinden, müziğini açıp tüm kabloları düzene sokma vakti gelmişti. Müzik listesini açtı ve göz gezdirmeye başladı, gözüne "Sad Urban-Freak" takıldı, kulaklığını taktı ve sesi %100 yapıp dinlemeye başladı, bir yandan da kablolar ile uğraşmaya başlamıştı. Tam 5 saattir pano ile uğraşıyordu, bir çok kablo yanlış yapılmıştı ve onları düzenlemek ile uğraşmıştı. Globex Ventures şirketi, iş yapacağı son şirketti, bittikten sonra tatil yapmayı planlıyordu. Tüm gece uyumamıştı ve birazdan Globex Ventures şirketine gidip panoyu takması gerekiyordu. Kolunda ki Apple Watch saatine baktı, saati uyumadığına dair uyarı veriyordu. İçinden "Zaten ne zaman uyuyabildim ki?" diye geçirdi. Sinirini bir kenara bıraktı ve malzemelerini taşıması için Gray'i aramaya karar verdi. Gray'i aradı, Gray hazırda bekler gibi direkt telefonu açtı;
Verona: Gray neredesin?
Gray: Evdeyim efendim, iş bitti mi?
Verona: Evet, ne zaman gelebilirsin?
Gray: Elimden geldiğince hızlı bir şekilde gelmeye çalışacağım efendim.
Verona: Tamam, dikkat et.
Verona ve Gray, Batman ve Alfred gibiydi. Tek fark Gray uzunca bir süredir Verona'ya platonik şekilde aşık idi. Verona'nın bundan haberi yoktu, asla da olmayacaktı. Sebebi ise Gray'in saygısı idi. Bunca yıldır beraber çalışmalarına rağmen tek bir kez bile saygıda kusur etmemişti. Verona puf sandalyesinde geriye doğru yaslanmış, Gray gelene kadar gözlerini dinlendiriyordu. Gecesini verdiği panoyu izleyip ne kadar güzel olduğunu düşünürken yavaşça gözleri yaşlanmış farkında olmadan uyuya kalmıştı. Gray ise aramayı aldığı gibi hazırlığını bitirmiş, arabasına atlamış yola çıkmıştı. Son sürat Verona'nın evine doğru geliyordu, Gray'de malzemeleri taşımak için hep bir yedek anahtar vardı. Rutini ise şöyleydi, Verona panoyu yapar, Gray gelir masanın üstünden alır ve arabaya taşır, Verona ise bu sırada üstünü değişirdi. Gray çoktan varmıştı, kapının önüne arabasını park etmişti, bagajın kapağını açmış eve doğru yönelmişti. Gray'nde kendince bir rutini vardı, gelir ve kapıyı orta parmağının kemik kısmı ile kapıya sertçe vurur, gel sesinden sonra içeri girer ve malzemeleri alırdı. Rutini gerçekleştirmek için kapıya yaklaştı, elini kaldırdı ve kapıyı çaldı "tık, tık, tık". Biraz bekledi ve ses alamadı, duymadığını düşündü ve tekrar vurdu "Ses yok" diye geçirdi içinden. Aklına ilk gelen ihtimal Verona'nın iş yaptığı sırada elektrik çarpması yaşamış olmasıydı. Hızlıca kapıyı açtı ve koşarak Verona'nın odasına doğru gitti. Kapı açıktı, tüyleri diken diken içeri girdi ve Verona'nın sandalyede gözleri kapalı şekilde yattığını görür, tüm vücudunu bir soğukluk alır. Sakin kalması gerektiğini biliyordur ama karşısında her şeyden çok sevdiği Verona'sı yatıyordur. Hızlı bir şekilde etrafa bakar ve nereden çarpıldığını öğrenmeye çalışır. Bir şey bulamaz ve ilk yardım için Verona'nın ince ve zarif bileğini eline alır, aldığı gibi tüyleri diken diken olur "utanır". Nabzını ölçmek için baş ve orta parmağı ile tutar, nabız olduğunu hisseder ve rahatlar. Diğer bir ihtimal ise uyuya kaldığı aklına gelir, rahatlamış şekilde ayağa kalkar. Perdeyi kapatmak için elini uzatır, arkasını dönüp Verona'ya bakar. Aklından sadece şu soru geçer "Bir insan uyurken nasıl bu kadar güzel olabilir?" Haklıydı. Camın kenarından sızan güneş ışınları Verona'nın yüzüne vuruyor ve onu kusursuz bir şaheser gibi gösteriyordu. Gray, Verona'nın yüzüne baktığında aşkı daha çok kabarıyor, mutlu oluyordu.
Verona'nın yüz hatlarına bakıp tekrar tekrar tüm detaylarını ezberliyordu, bunu yaparken geçen yarım saatin farkında bile değildi. Perdeyi çekip hızlı bir şekilde Verona'yı uyandırmaya gitti. Omzuna dokunuyor, tepki yok. Dürtüyor, tepki yok. Gray, Verona'nın yine tüm gece uyuyamadığını anlamıştı, tek seçenek kaldı ve kafasından geçirdi "Arabaya taşımak". Gray için basit bir işti, kalın kolları ile 55.4 kiloluk Verona'yı rahatça taşımak zor olmazdı. Bir kolunu boynunun arkasına diğer kolunu ise dizlerinin arkasından tutup, tutabileceği en hassas şekilde tutup kaldırmıştı. Çok yavaş ve dikkatli bir şekilde yürümeye başladı, kapıya doğru yürüdü ve kapının dışında durdu. Tek elini boşa çıkarıp kapıya uzanıp anahtarı aldı ve kapıyı kapattı. O sırada Verona kolunu Gray'in boynuna atıp sarılmıştı. Gray'in kalbi dakika da yüzlerce kez atıyordu. Geç kalmışlardı ama Gray bu anın biraz tadını çıkarmak için arabanın başında biraz bekledi, sanki bir bebek tutarmışçasına nazikti. Ne kadar istemese de artık bırakma vakti gelmişti. Arka kapıyı açtı ve kendisi için olan yatağa Verona'yı nazikçe bıraktı, Kapıyı sessizce kapattı. Bir şey onu rahatsız ediyordu, arabanın önüne geldi ve hız göstergesine baktı, uyarı ışığı yanıyordu "Bagaj açık!" Panoyu unutmuştu, yaşadığı anları düşününce kendine kızamadı. Tekrar kapıya gitti, cebinden anahtarı çıkardı ve kapıyı açtı, Verona'nın odasına gitti. Pano tertemiz bir şekilde masada duruyordu, yanında ise beyaz bir şey. Yaklaştı ve not olduğunu anladı, eline aldı ve hızlı bir şekilde göz geçirdi, hızlı baktığı için pek bir şey anlayamadı, uzun bir nottu neticede. Ne yazdığını anlamasına gerek yoktu, Verona'yı tanıyordu. Önemli yazıları kırmızı kalem ile yazar, önemsiz yazıları ise normal şekilde yazardı, nottaki her bir kelime kırmızı ile yazılmıştı. Telefonunu çıkarıp resmini çektikten sonra hızlıca telefonunu cebine atar ve panoyu alıp aşağı doğru koşar, acele etmesi gerekiyordu çok geç kalmışlardı çünkü. Arabaya vardı, bagaj zaten açıktı, panoyu bagaja yerleştirdi ve bagajı kapattı. Şoför koltuğuna doğru koştu ve oturup arabayı çalıştırdı, nihayet gitmeye hazırdı. Arabasını tamamen Verona'nın arkada rahat yolculuk yapması için düzenletmişti. Tüy gibi bir arabaydı, kontağı çevirdi ve araba tüm düzenlemelerin hakkını vererek neredeyse 0 dB ile çalışmıştı. Globex Ventures'a doğru yola çıktı, yol biraz uzundu, kulaklığını taktı ve telefonundan Verona'nın evinden Globex Ventures'a kadar olan yolda dinlemek için ayarladığı müziği açtı ve döngüye aldı "Aurora-Runaway". Dakika başı dikiz aynasından Verona'yı kontrol ediyordu, sonra dönüp yola bakıyordu. Uzunca bir süre yol aldıktan sonra nihayet gitmesi gereken yol az kalmıştı, Verona'yı uyandırması gerekiyordu, çünkü Verona ne zaman geceleri uyumayıp uyuya kalsa uyandığı zaman gözleri kıpkırmızı kan içinde oluyordu, üstüne üstlük pijaması ile yatıyordu. Gray bunu ilk defa yaşamıyordu bu yüzden hazırlıklı idi. Arkasına dönerek sert bir şekilde sarsarak Verona'yı uyandırdı, başka şekilde uyanmayacağını biliyordu. Verona yavaşça gözlerini açtı ve etrafına bakındı, uyuya kaldığını anladı ve hemen doğruldu. Gray onu görünce söylemek istediği ama söyleyemediği o cümle içinden geçti "Günaydın prenses", ağzından çıkan ise "Günaydın efendim" oldu.
Verona ise alık alık bakarak "Günaydın Gray" dedi. Gray arabayı kenara çekti ve indi, bagaja doğru gitti ve bu durumlar için aldığı katlanır bagajı aldı ve hızlıca kurulumunu tamamladı. Verona'nın çalışırken giyeceği takımı hazırladı ve kabinden çıktı. Verona terlik bile giyememişti, Gray'in yüzüne baktı ve içinden "Ayakkabıların lazım Gray" düşüncesi geçti. Gray ise bakışları yanlış anlayıp Verona'yı kucağına almıştı, Verona ve Gray'in yüzü 2 saniye kadar yakınlaşmıştı. Gray utandı, patronunu üstünü giyinmesi için kabine doğru gidip bırakır ve üstünü giyinmesi için rahat bırakır. Verona hızlı bir şekilde üstünü giydi, Gray'e haber verdi. Gray ise hızlı bir şekilde kabini toplayıp bagaja attı ve şoför koltuğuna geçip Globex Ventures'e kalan az yolu bitirmek için gaza yüklendi. Aralardan sıyrılarak yoluna devam etti, çok iyi bir şofördü. Verona her araba ile makas attıklarında ağzı burnuna geliyordu, pek uzun sürmedi çünkü çoktan varmışlardı. Verona hiç sevmese de Gray her seferinde önce inip Verona'nın kapısını açardı. Yine aynısını yaptı, oradan bagaja geçip panoyu ve alet çantasını aldı, arabayı kitledi ve Verona'nın arkasından Globex Ventures'a doğru yürüdü. Güvenlik ikisini de tanıdığı için onları arama gereği duymadı ve hızlıca geçmelerine izin verdi. Gray bu iyiliği için kafasını teşekkür manasında salladı. Panoyu depoda ki elektrik odası kısmına takacaklardı, Gray, Verona'nın önüne geçip hızlı adımlar ile depoya indi. Verona'nın içinden geçen düşünce "Keşke tüm işi Gray yapsa" idi, ne yazık ki sadece taşıma ve Verona'yı çalışırken izleyip kaptığı bir kaç bilgi dışında bir bilgisi yoktu. Depoya vardı, hemen Verona'nın çalışacağı ortamı hazırladı ve alet çantasını açıp kenara geçip beklemeye başladı. Verona geldiği gibi hızlıca Gray'a nereyi delmesi gerektiğini söyledi, Gray matkabı alıp kocaman kolları duvara yaptığı tek baskıda duvarı delmişti, toplamda 4 adet delik açmıştı. Verona panoyu alıp tutmasını istedi, açtığı 4 adet deliğe vida takmak için Verona küçük matkabı aldı ve vidaları tek tek yerine monte etti. Önceki gelişinde kusursuz şekilde ölçü almıştı. Görüntüye baktığı zaman verdiği tüm emeğin hakkını almıştı. Pano mükemmel duruyordu çünkü. Verona eserine pek fazla bakamadı, yüzlerce kablo takıp onları düzene sokacaktı çünkü onu 3 saatlik bir yolculuk onu bekliyordu. Gray içinse 3 saatlik bir sevdiği hatunun güzelliklerini ve detaylarını izleme fırsatıydı. Verona, Gray'den yardım alarak kabloları topluyor, kablo kanallarına yerleştiriyor gereğinden fazla zorlanıyordu. Terlediğinde ise Gray cebindeki bezi çıkarıp Verona'nın yüzünü siliyordu. Gray her Verona'nın alnını sildiğinde hoşuna gidiyordu, bilmeyenler için saf sevgi böyle bir şey. Verona'nın cildinin ne kadar olduğunu bildiği için el vantilatörünü yanına almamıştı, biliyordu hemen hasta olabilirdi. Düşünceler ve çarpan ufak elektrikler derken nihayet işleri bitmişti.
Gray son kez Verona'nın alnını sildi ve alet çantasını toplayıp aldı, arabaya doğru tek başına yola çıktı. Verona'nın patron ile konuşması gerekiyordu, bu halde iken konuşamazdı bu yüzden Gray'den habersiz o da arabaya doğru yola koyuldu. Verona arabanın yanına gittiğinde Gray'in elindeki şeye doğru bakıp ağladığını görür, hızlıca yanına gider. Gray, Verona'nın geldiğini fark eder ve elinde tuttuğu Verona'nın resmini hemen cebine atar ardından ise göz yaşlarını siler. Verona neye baktığını sorar, Gray "Hiçbir şey efendim" der başka bir şey demez. Verona daha fazla konuyu uzatmak istemez ve şunu söyler "Bir şey olursa bana söylemekten çekinme". Gray ise boğazını temizleyip "Anlaşıldı efendim" der. Verona bir sorun yoksa kabini kurmasını söyler, Gray hiçbir şey demeden bagajı açar ve kabini çıkarır ve hızlıca kurar, Verona ise aynı hızda üstünü değiştirir ve Gray'e toplamasını söyledikten sonra hızlıca patronun yanına doğru yola koyulur. Güvenlik tekrar yol verir, Verona hızlıca basamakları çıkıp patronun odasına doğru hızlı adımlar ile yürür. Vardığında ise 4 parmağı ile çalar "tık, tık, tık." tok bir gel sesinden sonra kapıyı açıp içeri girer "Panoyu taktım, kabloları düzenledim, iş bitti". Patron ise "Anlaşıldı, banka hesabının bilgilerine sahibim gün içinde ödeme yapılacaktır, teşekkür ederim". Verona "Teşekkür ederim" arkasını döner ve kapıyı açar, dışarı çıkar ve arkasından kapıyı kapatır. Yavaş adımlar ile arabanın yolunu tutar, Gray ise o sırada arabası için aldığı özel bez ile arabasını siliyordur. Verona "Hadi, gidiyoruz". der ve Gray koşarak Verona'nın kapısını açar. Verona biner, Gray yine koşarak şoför koltuğuna geçer ve Verona'nın evine doğru yola çıkarlar. Yol boyu kimse tek bir kelime bile konuşmaz, sadece müzik dinlerler ve farkında olmadan aynı şarkıyı dinlerler "David Kushner-Daylight". Gray farklı, Verona farklı bir amaçla dinliyor: Verona çalışırken başka, işi bitince bambaşka bir insan oluyor, fazlasıyla disiplinli birisi. Bunca zaman Gray'i yorduğu için kafasındaki tatil planına Gray'i dahil etmişti. Bir de tek arkadaşı Gray idi, haberi eve eve vardıklarında vermeyi düşünüyordu. Verona salak değildi, Gray'in ondan hoşlandığını en başından itibaren biliyordu, fakat iş arkadaşı ile ilişki yaşamasının doğru olmadığını düşünüyordu, hem de daha önce hiç ilişkisi olmamıştı. Bu yüzden ne yapacağı hakkında en ufak fikri bile yoktu, Gray'in dışı kaya, içinde ise pamuk gibi olan kalbini bildiği için kırmak istemiyordu. Bu tatil ile bunu deneyecekti. Bu yüzden konuşmuyordu, bir an önce eve varmak istiyordu. Gray ise çalışmanın verdiği yorgunluk ile gaza bastıkça basıyordu. Gaza basmanın hakkını almıştı çünkü çok kısa bir sürede varmışlardı. İleride Verona'nın evini görünce kalbi hızlanmıştı, hep böyle olurdu. Arabayı kapının önüne çekti ve Verona'nın kapısını açmak için hızlıca indi ve koşup kapıyı açtı.
Verona ise bir kez bile yetişemiyordu sebebi ise Gray'in kaza anında Verona'ya zarar gelmemesi için 4 kenarlı emniyet kemeri taktırmıştı, aynı kemer Gray'de de vardı, fakat o hızlı bir şekilde çıkarıyordu, sebebi minik bir tuş bunu ise Verona'ya söylemedi. Eğer söyleseydi kapıyı ona açmaya fırsatı olmazdı. Verona arabadan indi ve Gray'e şöyle söyledi "Ben üstümü değişip gelene kadar bekler misin?" Gray ise şaşkın bir şekilde "Beklerim efendim" demekle yetinir, şaşırmıştı. Verona yavaş adımlar ile eve doğru gidiyordu, Gray ise arkasından sarı ve mükemmel saçlarına bakıyordu. Verona'nın eve girdiğini görür görmez cebinden telefonunu çıkarır ve resmini çektiği notu okumaya başlar. Notun yarısı Verona'nın, Gray'in ondan hoşlanması ve onun için yaptıkları ile alakalıydı. Gray'in tüyleri diken diken oldu, Verona bu yüzden mi beklemesini söylemişti? İçinden işinden kovulacağını düşündü, notun diğer kısmı ise bundan daha kötüydü. Verona 4. derece kanser olduğunu ve kısa bir sürelik ömrünün kaldığını yazmıştır. Gray bunu okuyunca değil tüylerinin diken diken olması tüm tüyleri dökülmüş gibi olmuştu. Telefonu cebine atar ve Verona'nın evine daldı, erken öğrense elinden belki bir yardım gelebilirdi, fakat şuan elinden hiçbir şey gelmiyordu. Gray düşündü ve karar verdi, Verona geldiğinde kollarından tutup onu sevdiğini ona haykıracaktı. Nasıl söyleyeceğini planlar iken Verona evinin dış kapısını açmış Gray'e doğru yürüyordu, üstünde kırmızı bir elbise, saçlarını bukle bukle yapmış ve alel acele yapmış olduğu için bazı kısımları eşit değil fakat bu Gray için önemli değildi. Gray için şuan karşısında mükemmelliğin tanımı duruyordu. Verona, Gray'in yanına gelmişti bile, fakat Gray'in gözleri Verona'ya kitlenmiş bir durumda idi. Gray kafasını hızlıca sağ sola salladı ve kendine geldi. Verona tam konuşmak için dudaklarını araladı, Gray ise bunu fark eder etmez tok sesi ile Verona'yı susturmuş ve aşkını ilan etmişti. Verona yavaşça minik elleri ile Gray'in yüzünü tutup "Biliyorum" dedi. Gray ise kıpkırmızı olmuştu, yaptığı çok saygısızca bir hareket idi, sonuçta işin ucunda ölüm vardı. Gray ise ellerini Verona'nın beline doladı bu sırada ise Verona'nın içi bir hoş olmuştu. Böylesine kalıplı bir adamın bu kadar hafif ellere sahip olmasına şaşırmıştı, karşı çıkmadı. Verona tatil planını Gray'e baştan aşağı anlattı. Bunu duyan Gray ise neredeyse kalp krizi geçirecekti. 2 saniye bile düşünmeden kabul etmişti. Gray neden böyle giyindiğini sorduğunda ise Verona'nın yanakları kırmızı olmuş bir şekilde cevaplar "Bu akşam yemeğe çıkalım istedim". Gray önce sormadığı için üzüldü fakat sonrasında aklına not geldi, Verona her şeyi farkında idi. Gray'in eve uğrayıp üstünü değiştirmesi gerekiyordu. Gray dudaklarını araladı ve dedi "Önce benim eve uğramamız gerekiyor, üstümü değişmem gerekiyor, senin için uygun mu?" Verona ise dudaklarını ıslatıp araladıktan sonra şöyle söyledi " Tabi ki, bende evini öğrenmiş olurum". Beraber Gray'in evine doğru yola çıktılar. Yolda ilk defa konuşup, sohbet muhabbet ettiler. Gray, Verona ile ne yaparsa yapsın vakit su gibi akıyordu. Verona hoşlandığını bilse de henüz bilmediği çok şey vardı, Gray'in evine gittikten sonra hepsini öğrenecekti. Yol aktivitesi olarak birbirlerinin sevdiği şeyleri tahmin etme oyunu oynadılar, Gray her soruya ezbere cevap verir cevaplıyordu, Verona ise neredeyse sıfır çekecekti. Gray ise bunu işinin yoğun olmasına verdi ve pek takılmadı. Onlar konuşmaya devam ederken yolun nasıl geçtiğini farkına bile varamamış, Gray'in evine varmışlardı. Gray arabayı yavaşça park etmiş ve söylememişti, sohbetin bölünmesini istemiyordu. Verona kafasını kaldırdı ve Gray'in evini gördü ve dudaklarını aralayıp şunları söyledi "Hadi evini gezelim Gray." ve arabadan indiler. Gray ise bu sefer kapıyı açamamıştı, Verona kemer takmamıştı çünkü kendi inmek istiyordu. Bunu değerlendirip Gray'den önce kapıya gitmiş bekliyordu. Gray heybetli bir şekilde kapıya yaklaştığı sıra Verona'nın dikkatini çekti ve bakakaldı. Her ne kadar bol bir t-shirt giymiş olsa da göğüs ve kolları en ince ayrıntısına kadar belli oluyordu. Dışarıdan bakınca tehlikeli ama Verona tanıdığı için pamuk gibi birisi olduğunu biliyordu.
Verona, Gray'i dikizlemeye dalmışken o sırada Gray çoktan kapıyı açmış elleri önünde birleştirmiş Verona'nın girmesini bekliyordu. Verona aşağıdan yukarı Gray'i süzerken yüzüne gelince durmuş ve göz göze gelince utanmıştı ve kafasını sağa çevirmiş içeri girmesi gerektiğini anlamıştı. Yavaşça minik sağ ayağını içeri atar ve gördükleri karşısında şok olur. Verona, Gray'in evini her yer de spor aletleri olan bir ev olarak düşünmüştür, yanılmıştı. Etrafta yüzlerce belki de binlerce kitap, onların yanında ise neredeyse her duvarda tablolar vardı. Tabloların en büyüğüne yaklaştı ve baktı, tanıdık gelmişti. Dikkatli baktı ve Verona kendisinin olduğunu anladı. Hepsi el ile çizilmiş birer şaheserdi ve görünüşe göre hepsi fazlasıyla vakit almıştı. Verona sordu "Sen mi çizdin Gray?" Gray ise cevapladı "Evet hepsi benim eserim". Verona'nın içinden şu düşünce geçti "Beni nasıl bu kadar fazla seviyor olabilir ki?" Verona evleneceği adamı bulmuş gibi duruyor. Salonu bırakıp diğer odalara bakma gereği duymadı. Gray üstünü değişmeye gitmişti, Verona ise etrafa bakıyordu. Kendini bir garip hissetmişti, böylesine bir adamı resmen elinin tersi ile kenara itmişti, kendini kötü hissetmişti. Durdu ve kendine bir söz verdi, tatile gittikleri zaman her şeyi telafi edecekti. Verona bunları düşünürken Gray çoktan üstünü değişip gelmişti. Verona arkasını döndüğünde siyah takım elbiseli Gray'i gördü. Ağzı biraz açık kalmıştı, yaklaşıp işaret parmağı ile nazikçe çenesinden tutup ağzını kapattı. Verona'nın koluna girmesi için kollarını açıp "Hadi gidelim" dedi. Verona ise bir şey demeden koluna girdi, dış kapıya doğru yürüyüp arabaya yaklaştılar. Gray kapıyı açıp Verona'nın elinden tutup arabaya binmesi için nazikçe yardımcı oldu, Gray'de kendi yerine geçip Verona'ya ise minik bir bakış atmak istedi fakat kitlendiler. Gray gözlerini yavaşça radyoya takılı olan telefona çevirdi, eline aldı ve "Billie Ellish-Lovely" açıp arabayı çalıştırdı. Plansız bir yemek olduğu için rezervasyon yapılamamıştı, anlık bir şekilde bulması gerekiyordu. Gray yine her şeye hazırlıklı idi, daha önce tam böyle olmasa da yemek ihtimalini düşündüğü için yer hazırdı. Müziği durdurdu, Bluetooth bağlantısını kesti ve telefonundan James'i aradı. Hızlıca konuyu anlattı, James ise konuyu bildiği için çok mutlu ve hemen mekanının en güzel manzaralı yerinde bir masa hazırlattı. Gray gidilecek yeri hazırlamıştı, her şey hazırdı ve çok güzel ilerliyordu. Telefonu kapattı ve cebine atıp bu sefer radyodan slow bir müzik aramaya başladı, şansı yaver gitmediği için çoktan restorant'a varmıştı. Arabayı yavaşça restorant'ın otoparkına çekmişti, dikiz aynasından kendisine baktı ve dört kenarlı kemerin kısa yol düğmesine bastı, Verona gördü ama belli etmedi. Gray arabadan indi ve Verona'nın kapısını açmak için sağa doğru yürüdü, kapıyı açtı ve Verona'nın minik ellerinden tutup nazikçe inmesine yardımcı oldu. Tekrar kol kola girdiler ve restorant'a doğru yürüdüler. Girişte Gray durdu, Verona'nın önden girmesine izin verir, arkasından Gray girdi. James onları karşıladı ve masalarına kadar eşlik etti. Masa donatılmış şekilde onları bekliyor idi. Gray, Verona'nın sandalyesini çekti ve Verona oturdu ve Gray tekrar ileri itti. Sonrasında ise kendi yerine geçti. Verona her saniye kendisine prenses gibi davranan birini görmezden geldiği için kendini kötü hissediyordu, ama kendine söz vermişti. Tatile gittikleri zaman hepsini "halledecekti". Hem yemek yiyip hem de muhabbet ediyorlardı ve Gray dudaklarını aralayıp sordu "Tatil olarak nereyi düşünüyorsun?" Verona ağzındaki yemeği bitirip cevapladı "Çok önceden gittiğim bir sahil var, kimse bilmez. 2 tane dağın ortasında bir kumsal ve onun karşısında devasa bir deniz, tam olarak bize uygun". Gray'in yanakları kızardı, son cümleyi duyunca Gray utanarak dudaklarını araladı ve şunları söyleyebildi "Güzelmiş". Gray konuyu değiştirmek için sordu "Bundan sonra iş olarak ne düşünüyorsun?" Verona ise duraksadı, aklına kanser olduğu geldi ve yüzü düştü, kanser olduğunu Gray'in bilmediğini düşündüğü için yalan bir şekilde cevapladı "Şuan ki işime seninle beraber devam etmeyi düşünüyorum". Gray ise konuyu bildiği için yalan söylediğini anlamıştı, kızamamıştı. Gray'de yalandan sevinmiş gibi yaparak konuyu kapattı. Bu sefer Verona sordu "Evine tablomu asacak kadar nasıl sevdin?" Gray ise utangaç bir şekilde cevapladı;
"İş ilanını ilk gördüğüm zamanı hatırlıyorum, genç ve tek uğraşı spor olan birisiydim ve ailem çalışmamı istiyordu. Kaderin tatlı cilvesi olarak gördüğüm ilk iş ilanı senin ilanın idi, hatırlıyor musun? Bilmiyorum, ilk işim olacağı için çok heyecanlı bir şekilde aramıştım. İlk iş gününde ise çok korkuluydum, eşyalara zarar veririm diye. Seni gördüğüm ilk an ise gerçek olduğuna inanamamıştım, yıllardır kafamda kurduğum kadın profilini bir anda karşımda görmüştüm. İlk yıllar gerçek olduğuna inanamadan çalışmıştım, seni sevdiğim kısım ise seni gördüğüm ilk anlara dayanıyor, o vakitten beri seni seviyorum ve sana aşığım. Kendime 2 tane söz verdim, seninle çalıştığımız süre boyunca en iyi asistan olmak."
Gray duraksadı, Verona durdu ve sordu "2. söz ne idi?" Gray yüzü düşmüş şekilde cevapladı "Senin için mükemmel bir koca olmak." Cümlesi biter bitmez ikisi de kızarmıştı. Bu süre zarfında yemekleri bitmişti, bu cümleden sonra ikisi de susmuş birbirlerinden gözlerini kaçırarak oturdular. İkisi de gelmeden önce yapacakları bir şey şeyin planını yapmıştı fakat utangaçlıkları buna engel oldu. Bu yemek onlar için biraz kötü geçmişti, tek başarılı olan kısım birbirlerine biraz daha yakınlaştılar. Yemekler bitti, içecekler içildi, konular konuşuldu. Artık kalkma vakti gelmişti. Bu kadar aksiyon Verona'ya fazla gelmişti. Dinlenmesi gerekiyordu. Gray ayağa kalktı, arkasından ise Verona kalktı. James arkadaşının mutluluğu için her şeyi düşünmüş, hesabı ödemesine izin vermemişti. Gray, Verona'yı koluna alarak arabaya eşlik etti, arabaya geldiklerin de ise Gray yine kapıyı açıp Verona'nın minik ellerinden tutup binmesine yardım etti. Verona bugünlük Gray'in bu yaptığına sinir olmuyor, aksine hoşuna gidiyordu. Gray kapıyı kapattı ve kendi tarafına geçip şoför koltuğuna oturdu ve anahtarı kontağa sokup çevirdi, şimdi ki yol ise Verona'nın evi idi, Gray gaza yüklendi ve hızlı bir şekilde yola çıktılar. Verona'nın uykusuz olduğunu biliyordu, ne kadar erken giderse o kadar iyi olacağını biliyordu. Yolda giderken Gray müzik açmak için kafasını çevirdiğin de Verona'nın uyuya kaldığını gördü, elinin tersi ile yavaşça yanağını okşayıp sessiz bir şekilde "Seni seviyorum" dedi, ve önüne dönüp yola kitlendi. Aralardan derelerden yavaşça sıyrılarak Verona'nın evine ulaştı. Sessiz bir şekilde park edip arabadan indi ve Verona'nın kapısını açmak için yürüdü. Kapıyı açtı ve hassas bir şekilde kucağına aldı, Verona yine kolunu boynuna dolamıştı, kapıya doğru yürüdü ve kapıya varınca durdu, anahtarı çıkardı ve kapıyı yavaşça açtı, usulca Verona'nın odasına doğru yürümeye başladı, odaya vardı. Kapıyı açıp içeri girdi, yavaşça Verona'yı yatağına bıraktı, geriye çekildi ve son kez Verona'nın tatlı yüzünü seyretti. Daha sonrasında odadan çıktı ve usulca kapıyı kapattı. Aklından Verona'nın elbisesi ile yatmasının çok rahatsız olacağını düşündü, bir şey yapamazdı bu çok yanlış bir hareket olurdu. Üzüntülü bir şekilde arabaya doğru yürüdü ve arabaya bindi ardından ise "Tom Other-Another Love" şarkısını açıp evine doğru yola çıktı.
Verona sabah kalktığında terden su olmuştu, elbise ile uyumuş ve gece üşüdüğü için üstüne çektiği pike o uyurken ona cehennemi yaşatmıştı. Kalktı ve elini arkasına uzatıp fermuarını açtı, açması ile beraber elbisesi omuzlarından aşağı doğru düştü, dolabına doğru yöneldi ve havlusunu alıp duşa doğru yöneldi, duşa girip havlusunu astı ve küvete doğru eğilip sıcak suyu açtı ve tekrar eski haline dönerek dolmasını bekledi. Beklerken ise aynada kendini incelemeye başladı, ve aklına şu soru geldi "Gray'in söylediği kadar güzel miyim?". Öyle idi ve farkında değildi. Bu düşünceyi bıraktı ve küvete tekrardan baktı, dolmuştu. Yavaşça içine girdi ve geriye doğru yaslanıp telefonunu eline aldı, Gray'e mesaj attı "Bu akşam tatile gidiyoruz, biliyorsun değil mi?" 10 saniye geçti geçmedi Gray'den cevap geldi "Evet hazırım, sabırsızlıkla akşamı bekliyorum." İkisi de birbirinden heyecanlı idi, ne de olsa ilk defa böyle bir plan uyguluyorlar idi. Verona alarmını kurmuş ve yanındaki masaya telefonunu bırakmış tatlı bir duş uykusu için hazırlanmıştı. Geriye doğru yaslandı ve gözlerini kapattı.
O sıra da Gray;
Verona'ya cevap verdikten sonra saçını şekillendirmeye devam etti, saçını yaparken ise dikkatini vücudu çekti, fazlasıyla büyümüştü. En büyük boy t-shirt bile dar gelmeye başlamıştı. Sadece görüntü de değil, güçlüydü. Saçını ise farklılık yapıp arkaya doğru taradı. Tatil için yanına pek bir şey almadı, bir kaç atlet ve şort ile tatili bitirecekti. Tatil harici ise başka bir planı vardı, Verona'ya evlenme teklifi edecekti. Uzun süre önce aldığı yüzüğü kasasından çıkardı, toz kaplamıştı. Bez ile kutuyu bir güzel temizleyip kapıda asılı duran ceketinin cebine koydu. Her şey mükemmel olacaktı. Sevdiği kadına sevdiği yerde evlenme teklifi edecekti. Yanına takım elbisesinin almayı unutmadı, dikkat ettiği kadarıyla ne zaman takım elbise giyse Verona onu süzüyordu. Teklifi ise Verona'nın seveceği bir şekilde edecekti, bagajında saklı bir şekilde duran ve kendi yarım yamalak bilgisi ve imkanları ile yaptığı açılır pano ile yapacaktı, ve hiç beklemediği bir şekilde pano sorunsuz bir şekilde çalışıyordu. Yüzüğü içine koyarak cebinde ki panoya bağlı olan kumandaya basacak, pano önce 1 adet havai fişek atıp ardından açılacak ve yüzüğü gösterecekti. Bunlar olurken ise yüzüğün arka kısmında "Seni seviyorum Verona" yazacaktı. Gray'in tatil için yaptığı planlar kusursuz idi, şimdilik yapması gereken tek şey yolculuğa kalan son 1 saati hızlıca geçirmek idi.
Tekrardan Verona;
En sevdiği şarkı eşliğinde gözlerini açtı, bir saattir küvette uyuduğunu farkında bile değildi. Zarif vücudu tıpkı bir yaşlı kadın gibi buruşmuş idi. Hazırlanmak için 1 saati vardı. Küvetin içinden çıktı, çıkar çıkmaz üşümüş idi. Üstüne pamuklu bornozunu aldı ve odasına geçti. Havluyu bıraktı ve havlu ayaklarına düştü, aynada vücuduna baktı ve "Neden bu kadar zayıfladım?" diye düşündü. Haklı idi, son zamanlarda çok az yemek yiyordu. Kendini incelemeyi bıraktı ve dolabına uzunca bir süre bakındı. Tatile götürmek için tüm eşyalarını çoktan valize koymuştu. Geriye ise sadece siyah ve kırmızı elbisesi kalmıştı. Bugün vampir misali kırmızılar içinde olmak istiyordu. Askıdan aldı, omuzlarından geçirdi ve arkasına uzanıp fermuarını kapattı. Makyaj dolabından kırmızı oje ve ruj alıp yatağına oturup makyajını yaptı. Göz kalemini aldı ve sürüp sürmemek arasında kararsız kaldı "Dünyaya bir kez geliyorum nede olsa" dedi ve sürdü, biraz abartı olacağını düşündü ama yine de yapacaktı, kırmızı topuklu ayakkabı giyecekti. Bu kadar hazırlık bile fazla idi ama neticede ilk defa yaşayacağı bir durum idi, bu yüzden ne yapması gerektiği hakkında pek fazla bilgi sahibi değildi, ona yol gösterecek kimsesi yoktu, saatine baktı ve saatin geldiğini gördü. Çantasını aldı ve kapıya indi, Gray'i aramadı çünkü tam vaktinde geleceğini biliyor idi. Öyle de oldu, Verona sokağın başında ki hareketlenmeye bakmak için kafasını kaldırdığın da Gray'în arabasını gördü. Hava kararmış, sokak lambaları yanmıştı. Wanta Black renginde ki araba, avına yaklaşan bir panter gibi geliyor idi. Verona'nın önünde yavaşça durdu ve bir o kadar yavaş bir biçimde kapıyı açtı ve indi. Verona'nın ağzı yine açılmıştı, karşısında evden çıkmadan önce 30 dakika boyunca en ağır ağırlıkları ile spor yapmış gibi gözüken Gray duruyor idi, zaten üstüne dar olan takım elbisesi şimdi ise üstüne hiç olmuyordu, Gray için biraz rahatsız edici idi.
Karşılıklı bir şekilde birbirlerine bakıyorlar idi, Gray cesaretini topladı ve "Gidelim mi?" dedi, Verona ise bakışlarını kaçırarak "Olur gidelim" dedi. Gray kapıya doğru yöneldi ve Verona'nın binmesi için kapıyı açtı, elini uzatıp Verona'nın minik ve sıcak ellerinden tutup binmesine yardımcı olduktan sonra kapıyı kapattı ve kendi yerine geçti. Gray anahtarı kontağa soktu ve çevirdiği gibi radyo da son çalan müzik çalmaya başladı, gelmeden önce hazırladığı müzik listesinden bir müzik idi. Nihayet o çok istedikleri tatil için yola çıkmaya hazırlardı. Gray sağ ve sol aynasını kontrol eder ve yola çıkmaya hazırdır. Verona'ya adresi sorar ve o söylerken navigasyona girer ve navigasyon'dan bir ses yükselir;
Yolculuk Elysian sahili, 1300 Km, İyi yolculuklar.
Uzun bir yolculuk olacaktı, kimin umurunda? 1300 km'lik bir aşk yolculuğu.
Gray son kontrolleri yaptı ve her şeyin eksiksiz olduğunu gördü, yavaşça gaza yüklendi ve yola çıktılar. Henüz ana yola bile çıkmamışlardı ki aralarında dönen sohbette birbirlerine aşk dolu yüzlerce kelime söylediler, biraz daha devam ettiler ve nihayet ana yola çıktılar, asıl yolculukları ise şimdi başlıyordu. Sadece 50 km gittiler ve Verona "Şey, tuvaletim geldi de, durabilir miyiz?" dedi, Gray'in yaşam amacı Verona'yı mutlu etmek olduğu için "Hemen" diyerek kenara çekti. Gray hızlıca arabadan inerek Verona'nın kapısını açtı ve inmesini sağladı, onu arabanın hemen yanında ki çalılara götürüp işini bitirmesini bekledi. Verona'nın işi bittiği gibi haber verdi ve beraber arabaya döndüler. Verona arabaya girdiği gibi Gray biraz heyecan olması adına ayağı ile gaza basabildiği kadar bastı, lastikler yerinde sayıp ortalığı toz ve duman yaptıktan sonra fizik yasalarına karşı koyamadı ve harekete geçti. Gray içinden "Nihayet" dedi, yol uzundu ve geç kalmışlardı. Gray önünde ki yola kitlendi ve düşüncelere daldı, Verona, Gray'in sevgisini hak ediyor mu? Gray kendince ettiğini düşündü. Verona ise hak ediyordu. Gray kafasını sağa ve sola sallayıp kendine gelmeye çalıştı, nede olsa kazaya sebebiyet verebilirdi. 2 saat daha mesafe kat ettikten sonra Gray için vakit ilk defa geçmiyordu, sıkıntıdan dolayı yavaşça uykusu gelmişti. Verona bunu fark etmiş olacak ki müziğin sesini en sonuna kadar açmıştı. Verona'nın yaptığı işe yaramıştı Gray irkilip korktuğu için tüm uykusu kaçmıştı. Navigasyon'dan bir ses yükseldi "50 metre sonra dağa dönün." Gray hafif sert bir biçimde frene asıldı, frenlemenin G kuvvetini hissetmişlerdi. Gray ileri doğru baktığı zaman gitmesi gereken yolun dümdüz bir otoban olduğunu gördü, hızını azaltmış bir şekilde direksiyonu sağa sola kırdı ve sakince arabayı döndürüp yola girdi. Verona dik oturmaktan yorulmuş, sırtına ağrı girmişti. Dudaklarını aralayıp Gray'e seslendi "Gray sağa çeker misin? Belim ağrıyor arka kısma geçeceğim." Gray kafası ile onayladıktan sonra arabayı sakince sağa yanaştırdı ve indi, Verona'nın kapısını açtıktan sonra kemerini çıkardı, arka kapıyı açıp tekrar ve tekrar sıkılmadan yaptığı şeyi yapıp minik ellerinden tutup binmesine yardımcı oldu. Arkaya biner binmez direkt kafası Gray'in arkasına gelecek şekilde yatmıştı. Yatar yatmaz gözüne bir şey takıldı, Gray'in hızlı inmesini sağlayan o sihirli tuş, artık Gray'in minik sırrını biliyordu. Verona düğmeye biraz bakıp Gray'e seslendi "Gray, kemerini nasıl oluyor da benden daha hızlı açıyorsun?" Gray gülümsedi ve cevapladı "Büyülü bir tuş sayesinde" Verona bunu duyunca gülümsedi ve elini Gray'in direksiyonu tutan sağ koluna koydu ve hafifçe sıktı. Gray elini arkaya uzattı ve Verona'nın boynunu gıdıkladı, Verona olduğu yerde kahkahalar atıp halsiz bir şekilde çırpınırken Gray'e karşı koymaya çalışıyor idi. Nafile, güç farkından dolayı karşı koyamıyordu. Birbirleri ile biraz uğraştıktan sonra Verona sesi kısılmış bir şekilde "Yeter." dedi, Gray durdu Verona ise doğruldu ve kemerini taktı. İntikam alacaktı, 30 dakika kadar bu şekil yolculuk yaptıktan sonra Verona planını uygulamaya hazırdı. Plan şöyle idi, düğmeye basacak ve Gray'in dikkati dağılacak ve Verona, Gray'i gıdıklayacak idi.
Verona elini düğmeye attı ve bastı, fakat beklenmedik bir durum oluştu. Verona bilmediği şey ise o düğmeye basılacağı zaman bir yandan kemerlerin tutulması idi, yoksa kemerler fırlıyor idi. Tam da bu yaşandı, Verona düğmeye bastığı gibi kemerler fırlamış, Gray'in gözüne girmişti. Gray acı içinde bağırırken iken anlık bir refleks ile direksiyonu sağa kırmıştı, ince bir lastik yanma sesi ve ardından arabanın sağ kısmının havaya kalkması ile başlayan olaylar silsilesi. İlk olay patlayan camların sesi idi, sonrasında ise metalin bükülme sesi, sonrasında ise arabanın asfaltta sürtünmesi. Bilinçler kapalı bir şekilde süründüler. Aradan geçen 1 saatin ardından gözlerini ilk açan Verona oldu, sağ gözü deliler gibi yanıyor idi, sağ elini kaldırıp gözünü ovuşturmak istedi fakat kollarının pili bitmiş gibiydi. Kollarından cevap alamadı, etrafına bakmak için kafasını hafifçe oynattı. Gördüğü şeylerden hiçbir şey anlamadı. Araba ters duruyordu, ümitsiz bir şekilde gözleri Gray'i aradı, Gray onu her zaman olduğu gibi kurtarabilirdi. Gözünün içinde yaşanan cehennem azabına rağmen etrafına baktı fakat Gray'i bir türlü göremedi. Umudu tükenmiş bir şekilde gözlerini kapattı ve uykuya daldı.
1 ay sonra;
Verona gözlerini açtı ve karşısında ona adeta keskin bir kılıç gibi saplanan beyaz ışığı gördü, aklından şunlar geçti "Öldüm mü ben?". Beyaz ışığa kitlenmiş şekilde bakarken görüş açısına giren bir kafa onu şaşırtıp kendine getirmişti. Doktor gülümseyen bir ifade ile Verona'ya bakıyor idi, geri çekildi ve şunları söyledi "Sonunda kendine gelebildin minik hanım" Verona düşündü, neden sonunda demişti? Uzun süredir baygın mıydı? Düşündü ve öyle olduğuna kanaat getirdi, ve zar zor ağzından şu soru çıktı "G-g-g-gray nerede?" Doktor soruyu duyduğunda yüzünde ki gülümseme yerini donuk bir bakışa bırakmıştı. Verona doktorun yüz ifadesini gördüğü gibi kalbine keskin bir acı saplanmıştı, kafasında ise saniyede yüzlerce düşünce dönmeye başladı. En acı düşüncesi ise Gray'e her şeyi söylememişti, sinirden gözlerini kapattı ve ellerini sıkmak istedi. Yapamadı, sadece gözlerini kapatmak ile yetindi. Doktor durum fark ettiği için kendine zarar vermemesi adına gizlice ona morfin vermişti, Verona ise fark etmeden uykuya dalmıştı.
Rüyasında her zaman hayalini kurduğu o evde idi, Gray üstünde komik duran bir mutfak önlüğü ile kahvaltı hazırlıyor idi. Verona ise deri koltukta geriye yaslanmış Gray'i izliyordu. Verona yavaşça ayağa kalktı ve Gray'in arkasına geçip ona arkasından sarıldı. Kokusunu farkında olmadan son kez içine çekmişti, tam dudaklarını araladığı sırada uyandı. Doktorlar başına toplanmış endişeli bir şekilde Verona'ya bakıyorlardı, Verona zar zor kendine geldiğinde sadece şunu duyabildi "Kendine geldi açılın" Verona rüya gördüğü sırada kalp atışları hızlanmış, kısa bir süre için durmuştu. Verona arka arkaya gözlerini kırptı ve kendine geldi, ağzını açtığında ise sadece şu soruyu sordu "Gray nerede?" Doktorun yüzü yine düştü fakat bu sefer içlerinden başka bir doktor öne çıktı ve anlatmıştı. Verona doktorun söylediği her bir cümleyi duyunca kahroluyordu ve tüm suçu kendine yüklüyor idi. Sebebi ise hatırladığı son şey olan kemeri açma anı idi. Verona'nın düşündüğü tek şey sevdiğini kendi elleri ile ölüme yollaması idi, Verona gözlerini sıkıca kapatmış Gray'i düşünmüştü. Dayanamayan gözleri kendini tutamayarak içini boşaltmıştı. Verona kendi kendine derdi "Ölen ile ölünmez", düşündüğü zaman hiç de öyle olmamıştı. Verona'da yaralanmıştı fakat ölmemişti, yarın taburcu olacaktı. Fiziksel açıdan iyileşecekti peki ya kalbinde ki acı ne olacaktı? İyileşmeyecekti. Güçsüz psikolojisini kullanarak ya bu durumu atlatması ya da alışması gerekiyordu. Buradan bir an önce çıkması gerekiyor idi, durduğu her saniye aklına Gray geliyor idi. Gözlerini kapattı ve yarının olmasını bekledi. Gece çok kez uyanıp kabuslar görmüş olsa da nihayet çıkacağı gün gelmişti. Bir kaç fizik testinden sonra imzaları atmış dışarı çıkmıştı. Dışarı çıktığında ise soğuk hava ona tokat gibi çarpmıştı, titredi ve ellerini içeri gömdü. Hastane tarafından çağırılan taksi onu bekliyor idi. Hastane ona ekstra iyi davranmıştı, sebebi ise zamanında onların elektrik sistemini yapmıştı. Gray'i düşünmekten yaş torbalarında yaş kalmamıştı, gözlerini ovuşturdu ve etrafına bakındı, taksi gelmişti. Arka kapıya doğru yürüdü ve biraz bekledi, aklına Gray'in kapıyı açıp minik ellerinden tutup bindirmesi geldi, bunun için Gray'e kızdığı aklına geldi. Vücudu elektrik çarpmışa döndü ve kendine kızdı. Düşünceleri kenara bırakıp taksiye bindi, kapıyı kapattı. Çift olarak kullandığı kulaklıktan geriye kalan tek kulaklığı taktı ve şu şarkıyı açıp döngüye aldı "Aurora-Runaway". Kafasını cama dayadı ve gözlerini kapattı, eve varması uzun sürmemişti. Taksi kapının önünde durdu, kapıyı açıp sakince evine doğru yöneldi. Elini cebine attı ve anahtarı çıkardı, kapıyı açtı ve içeri girdi, kapıyı kapattı ve eline geçen ilk vazoyu duvara fırlattı. Sırasıyla kırılacak her şeyi sağ ve sola fırlattı, sinirli mi olması gerekiyor idi? İş işten geçti, sinirini alamayacaktı. İşini yapabilirdi, evet iş yapmak kafasını rahatlatabilirdi, ne de olsa pek fazla ömrü kalmamıştı. Bilgisayarının başına geçti ve hiç bir şeye bakmadan direkt mail uygulamasını açtı ve en üstte kalın harfler ile yazılmış bir mail dikkatini çekti.
Levitacion- Bizimle iş yapmak ister misiniz?
Maili açtı ve hızlıca göz gezdirdi, ilgisini çekmişti. İletişim numarasını yazıp geri iletmişti. Saniyeler içinde cevap gelmiş, şirketin adresi yazılmış idi. Alet çantasına uzun bir süre baktı ve üzgün bir şekilde eline aldı ve çağırdığı taksiyi beklemeye koyuldu. Bekledi, bekledi ve sonunda sokağın başında sarı bir araç gözüktü, Verona'nın önünde durdu ve önce arkaya giderek alet çantasını bagaja attı ve ardından arka koltuğa geçip oturdu. Çağırmadan önce ise konumu söylemişti o yüzden konuşmasına gerek yok idi. Kafasını cama dayadı ve uzaklara daldı. Düşüncelere daldığı sırada çoktan şirkete varmıştı. Kafasını kaldırıp binaya baktı ve şaşırdı, baştan aşağı siyaha boyanmış bir bina ve aralarına kırmızı atılmıştı, etkileyici. Kapıyı açtı ve indi, şirketin giriş kapısına doğru yürüdü ve içeri girdi, kusursuzca yapılmış duvarlar ve o duvarların altında ortada kalan masasıyla resepsiyon var idi. Orada oturan kız gülümseyerek Verona'ya bakıyor idi, Verona yaklaştı ve sordu "Merhaba, bu şirketin attığı bir mail için buraya geldim. Adım Verona Rachel", resepsiyon bilgisayarından kontrol etti ve cevapladı "Beni takip edin lütfen" Verona kadının peşine takılır ve yavaşça merdivenleri çıkmaya başlar, kalbi de bir yandan hızlıca atıyordur. Müdürün odasına gelir, sekreter önden girer ve beklemesini söyler, kısa bir süre sonra içeriden "Gelebilirsin" sesi yükselir, korkak adımlar ile içeri girer. Düzgün giyimli bir adam ve sekreter Verona'yı beklemektedir. Verona meraklı gözler ile patronun gözlerinin içine bakar, patron da durumu anlamış olacak ki direkt konuya girer.
+Merhaba Verona, yaptığın çalışmaları inceledik, işinde çok usta birisin. Yakın zamanda ki kaybın içinse üzgünüz. Size mail atma sebebimiz hastalığınız.
-Anlayamadım?
+Kanserinizden bahsediyorum, uzun zamandır yazmıyorum geriye de bakmadım, kanser olması lazım.
+Dinliyorum.
-Bizi basit olarak insanları iyileştiren ve onlara özel yetenekler veren bir yer olarak düşünebilirsiniz.
+Gerçekten mi?
-Evet, ne dersiniz? Sizi de iyileştirip güçler kazandırmamı ister misiniz?
+Yarına kadar düşünsem uygun mudur?
-Tabi ki, istediğiniz zaman.
+Teşekkürler.
Verona yalandan takındığı gülümsemiş ifadesi ile kalkar ve kapıya yönelir, kapıyı açar ve çıkıp arkasına bile bakmadan hızlı adımlar ile uzaklaşmaya başlar. Dışarıya çıkar ve gördüğü ilk taksiye binip evine gitmesi gerektiğini söyleyip adresi verir. Yolda pek bir şey düşünmez, o sıra da ise zaten evine gelmiştir. Taksiciye ücreti verir ve evine doğru yönelir, ne zaman kapıya gelse aklına Gray gelir ve gözleri dolar. Eve girer, üstünde ki her şeyi çıkarır ve bir yere fırlatır, siniri geçmez. Eşyaları da fırlatmaya başlar. Fırlatacak eşya kalmadığından yukarı doğru odasına yola koyulur. Odasına gelir ve sandalyesini çekip oturur. Kendini o kadar suçlu hissediyordur ki, aklından sürekli şu geçiyordur "Neden daha önce söylemedin ki?", sonra aklına söylese ne değişirdi düşüncesi gelir ve bir çıkmazın içine girer. Ellerini yanaklarında birleştirir ve gözünden akan yaşlara bakmadan Gray'i düşünür, bu kadar mükemmel bir adamı nasıl kaybetmiş olabilir? Gözü kenarıda ki maket bıçağına takılır, eline alır ve izlemeye başlar. Bir yandan kanser, bir yandan Gray, birisi yaşama sebebi diğeri ise ölüm sebebi. Yaşama sebebi elinden alındı, ölüm sebebi ise tam dibinde, durdu ve düşündü, erken sona gitmeli miydi? Düşünmeden tüm gücüyle maket bıçağını şah damarına denk gelecek şekilde bastırdı ve kesti. Acıdan kaynaklı titreyerek kanlar içinde yere düşmüştü. Bir yandan mutluydu, sevdiği adamın yanına gidecekti. Acıyı kenara bırakmış bunları düşünürken çoktan son nefesini vermiş gözlerini kapatmıştı.
Gözlerini açtığın da ise Gray'i görmüştü, arabasının yanında kapıyı açmış şekilde Verona'yı bekliyor idi. Verona gülümseyerek yanına gitti ve arabaya bindi, Gray kapıyı kapatıp şoför koltuğuna geçti, Verona'nın dudaklarına minik bir buse kondurdu ve sonsuzluğa doğru sürmeye başladı.
Misafir 1. Bölüm
Uzun süredir beklediğim ana geldik, bayağıdır ev bakıyordum ve sonunda şans eseri bir eve denk geldim, fiyatı diğerlerinin yarısı kadardı ve tek başıma yaşayacağım için gayet makul idi. Ailem ile bağlarımı kopardığımdan dolayı artık tek yaşama vaktim gelmişti, beni hak etmiyorlardı zaten. Şimdi üstümü giyiniyorum ve yeni evime görüşmeye gidiyorum.
Who is the "xalvorath"
"Xalvorath" ismi, tamamen şahsım tarafından türetilmiş, özgün ve kişisel bir kullanıcı adıdır. İnternet dünyasında bu ismi benden ...
-
O gece R bunun son gece olduğunu biliyordu, ama bunu kimseye söylemeyecek kadar da inatçıydı. Evin üst katı uykuya çoktan gömülmüş gibi sess...
-
Hava uzayın karanlık tonlarını andırıyor, inceden esen soğuk hava zarif vücuduna değdikçe tüyleri diken diken oluyor. Cildi hassas olduğu i...
-
Sonuna açıklama yazmışım başa da yazayım, ben yeni şeylere açık biriyim ve bu hikaye de denediğim en basit şey, mini hikaye klasmanında. 3...
