21 Haziran 2026 Pazar

Neden sormazlar ki?

Köy hayatına geçmesinin üzerinden tam olarak 1 yıl geçmişti, herkes ona 1 ay sonra pişman olacağını söylemişti, ama yanılmışlardı, o gerçekten huzuru istiyordu.

İstanbulda yaşadığı süre boyunca zihnini hiç durduramıyor, tanıdığı ve tanımadığı kim varsa analiz edip onları çözmeye çalışıyordu, bunu istemsiz yapıyordu. Burada ise öyle bir derdi yoktu, nadiren insan görüyor onda da normal konuşup geçiyordu, tüm köy onu seviyordu, çok donanımlı birisiydi, aynı zamanda gereksiz derecede iyi kalpli. Çabuk öğrenme yeteneği sayesinde bilmediği bir işe bile kalkıştığı zaman kısa süre içinde mantığını çözüp düzeltebiliyordu. Bazıları onu kullanıyor, bazıları ise gerçekten yardım istiyordu, o ise düşünmeden yardım edip yaptığı iyilikten garip bir zevk alıyordu. Psikolojiden mezun olmuştu, aslında ilgi alanı o değil, teknoloji idi. Fakat yıllardır kitaplara inanmayıp gerçek hayatın daha farklı olduğunu düşündüğü için geçmişini insanların üstünde psikolojik deneyler yaparak geçirdi, onun için bu kazı kazan durumuydu, o istediği bilgiyi alıyor karşıdaki ise ailesinden göremediği sevgiyi görüyor sonra da kendinden soğutup kayboluyordu. 29 yaşına geldi ve artık bunları yapmıyor, büyüdü ve akıllandı, bunun rıza dışı bir eylem olduğunu kendini gereksiz yere kandırdığını fark etti. 

Burada ise daha basit şeyler ile uğraşıyor, derdi olan yaşlıların derdini dinliyor, gençlere gerçekleri söylüyor idi. Geldiğinden beri kimseye yanaşmadığı için insanlar onu eşcinsel zannediyordu, halbuki o kendini bir kalıba koymuyor, sadece gerek görmüyordu birileri ile yakınlaşmayı. 

Ali'nin gözünden.

Bugün ilk defa şunu öğrendim, dağın tepesinde olduğum için şimşek çaktığı zaman ev sallanıyormuş, enteresan ve heyecanlandırıcı bir bilgi. Şahane bir yağmur var ve işlerimi erkenden bitirdim, kahvemi aldım ve balkona oturup manzaramı izledim, hissettiğim tek şey ise huzurdu. Bilmiyorum belkide deliriyorum, böcekler ile konuşup anlaşma yapıyorum, kendi kendime konuşup eğleniyorum ama aslında bu dozunda tutulduğu sürece sorun değil, olsa da kimin umurunda? Yıllardır akıllı taklidi yapmıyor muyum zaten? Yapıyorsun, aynen öyle! 

Kapı çalıyor. 

Kahvesini yanına alıp kapıya bakmaya gidiyor, komiktir kapı aslında açılabilir ama oradaki herkese özel alanı öğrettiği için artık kapısını çalıyorlardı. Kapıyı açtığında karşısında Sema teyzeyi gördü telaşlı şekilde;
+Yavrum çabuk gelmen lazım.
-Ne oldu teyzem? Sağanak var niye geldin arasaydın keşke, çok önemli bir durum mu?
+Ah yavrum ah, benim kızı cin çarptı, buranın en bilgilisi sensin düzeltirsin belki.

Ali durdu, bu tür şeylere inanmıyordu, daha önce böyle durumları görmüştü ve sebebini öğrenmişti, kısaca o kişinin yıllarca böyle ortamlarda büyümesi ve zamanla kendini kandırıp ufak bir delirme yaşamasıydı. Sakince devam etti;

-Tabi teyzem bakayım, hemen üstümü değiştirip geliyorum. 
+Sağolasın yavrum sen olmasan ne yapardık allah tuttuğunu altın etsin.

Üstünü giymek için içeri geçti, düşündü "tuttuğunu altın etsin mi?" Altın bir kahvenin güzel olacağını sanmıyorum teyzecim diye geçirdi içinden. İnanmıyor olsa da kimseye karışmıyor, kimseyi inancından vazgeçirmeye çalışmıyordu, inanılmaz şekilde umurunda değildi. Eşofmanını giydi, yağmurluğunu giydi ve hızlıca teyze ile onların evine doğru yokuştan yola çıktı. 

Eve vardıklarında gördüğü şey karşısında az da olsa utanmıştı, sanki dünyanın en önemli olayı oluyormuş gibi bir sürü insan toplanmıştı. Utancını içine atarak herkese sessizce kafa selamı vererek içeri girdi. Teyze ile kızın odasına çıktı ve bu sefer de büyük bir sinir yaşadı, kızı yatağa bağlamışlar başına oturmuş azrail gibi bekliyorlardı. Kendini sakinleştirdi ve dominant tavrı ile konuştu. 

+Şimdi herkes dışarı çıkabilir, ben size haber vereceğim.

Köy halkı onu seviyor olsa da dominant tarafını gördükleri zaman genelde sesini çıkarmadan lafını dinlerler, kimseye yanaşmadığını bildikleri içinde kızla onu oda da bırakabiliyorlardı. Herkes odadan çıktı, Ali direkt kızın yanına gidip elindeki bağı çözdü, kızın kolu kansızlıktan beyazlamıştı, sakince o kısma masaj yaptı ve konuşmaya başladı.

+Ne oldu sana?
-Ben azazel kabilesindenim, tüm bu aileyi yok edeceğim.
+Vay be, bende karaambar kamyoncular kabilesindenim, kimseyi yok etmeyeceğim. Sude ile konuşabilir miyim? 
-Hahaha hayır.

Ali sakinliğini korudu ve 3 saat boyunca tüm teknikleri kullanıp kızı bunların gerçekten olmadığına, basit bir karakter bölünmesi yaşadığına inandırtmıştı. En başında buna sebep olan ilgisizliği ise kendi çapında ufak cümleler ile vermişti. İşi bittiğinde odadan dışarı çıktı, sadece kızın annesi kalmıştı, durumu açıkladı ve klasik teşekkür kısmını atlayıp kendi evine doğru yürümeye başladı. Yürürken düşündü, bunca zaman kimsenin inancına karışmamıştı, ama şuan tam olarak birini neredeyse inancından vazgeçirmişti, gerçi öyle mi olmuştu? Temelde onu paranormal şeylerine olmadığına inandırmıştı. Bu durumu daha sonra kontrol edecekti. Evine ulaştığında hızlıca içeri girdi tekrar kahvesini yaptı, sigarasını aldı tabletini aldı ve balkona çıktı. Sigara ve kahve eşliğinde bugün yaşadığı olayı en ince ayrıntısına kadar not defterine yazdı, ne zaman buna benzer bir olay yaşansa hepsini not ediyordu, bu sayede kimseyi unutmuyordu. Kahvesini içerken bir anlık önündeki ormanlık alana baktı, aşağı kısımda hiç de ormanın renklerine uymayan bir renk fark etti, hemen yanından fotoğraf makinesini aldı ve yakınlaştırmaya başladı, yakınlaştıkça durumun garipliği daha çok arttı, bir kadın ayakta dururken ağaca yaslanmış şekilde ağlıyordu. Yüzünü net şekilde görüyordu fakat tanıyamadı, tüm köyü ve merkezi tanıyordu normalde, misafirleri bile tanıyordu ama bu kadını daha önce görmemişti. Dayanamadı ve içinden şunu söyledi "o kadar inanmıyoruz dedik, acaba gerçekler mi? Gerçi gerçek olsa neden gidip ağlasın? Tuzak olabilir aslında mantıklı evet, ağlayan bir kadına kimse karşı koyamaz, ben hariç, canımı seviyorum almayayım." Dedi ve güldü, köyde olmanın en iyi avantajı ise bağırmanın tamamen normal olmasıydı, kendini balkondan sarkıttı ve kadına avazı çıktığı kadar bağırdı, kameradan tekrar baktı, kadın şaşırmış şekilde etrafına bakıyordu, durdu düşündü ve içinden geçirdi "yani gerçek olduklarını varsayalım, bu kadar zeki değillerdir herhalde, dümdüz kaybolmuş bir kadına benziyor, aman neyse ne biraz daha gitmezsem içimdeki merak ve iyilik beni balkondan oraya doğru fırlatacak" diye geçirdi, ikidir kahvesini tam bitiremediği için biraz sinirlendi ama hayatı tehlikede olan birisi olabilirdi. Pek kullanmayı tercih etmese de dolabına koyduğu tüfeği aldı omzuna astı, üstünü değiştirmediği için yağmurluğunu giydi ve kadının olduğu kısma doğru yürümeye başladı. 

Dimdik bir yokuştan bolca kayarak indikten sonra ağaçlık alana geldi, biraz daha indikten sonra kadın görüş alanına girdi, ne olur ne olmaz diyerek tüfeğini aldı ve kadına doğrulttu, kadınların bazı durumlarda ne kadar psikopat olduğunu biliyordu, riske atamazdı. Yaklaştı ve seslendi;
+Hey! İyi misin?
-S-siz kimsiniz?
+Ali ben, sizi ağlarken gördüm, sorun mu var? Burada olmamalısınız, hayvanlara yem olursunuz.
-Ayağım çukura sıkıştı, yardım eder misiniz? 
Soruyu duyduğu gibi tüyleri ürperdi, aklına hep en kötü seneryolar gelirdi ve kendini ona göre hazırlardı, hala bu yüzden hayattaydı. Yine de dayanamadı ve tüfeğini indirip elini uzattı, nazikçe kadını çukurdan çıkardı, çıkarırken ayağına baktı ve içinden gülüp "cidden ormanda topuklu ayakkabı giymiş? Sanırım topuk kısmı çok işe yaramamış batmasını sağlamış" diye geçirdi. Kendi yağmurluğunu çıkarıp kadını evine kadar götürdü, kapıya geldiğinde durdu ve sordu;
+Tek yaşıyorum, eğer bir seri katil değilseniz içeri gelebilirsiniz.
-D-değilim, teşekkür ederim.
+Ne demek, buyrun.
Kadın içeri adımını atarken kapı eşiğine takılan topuğu sayesinde öne doğru ellerinin üstüne sert bir düşüş gerçekleştirdi, Ali bu tür durumlarda kendi ile dalga geçip sakin kalmaya alışkındı bu yüzden gülmemek için kendini zor tutarken kadına yardım etti ve içeri aldı. Soba sayesinde içerisi tam bir cehennem yeriydi fakat Ali sıcağı severdi, kadına baktı üstü sırılsıklam, odasına gidip ona eşofman ve tişört verip boş bir odayı gösterip giyinebileceğini söyledi. 

Kadının gözünden. 

Aman allahım, beni tanımamış olması bir mucize. Asla unutmadım, okul zamanı burnu havada birisi olduğum için beni herkesin içinde soğukkanlı şekilde red etmişti. Ben ise bunu unutamadım ve kendimi düzelttim, o nasıl unutmuş? 

Keşke onu bulduğum zaman salak gibi bu topukluyu giymeseydim, köy dediklerinde daha modern bir yer sanmıştım, bu nasıl köy? Dağ var ağaç var gökyüzü var, insanın huzurdan delirmesi için yeterli bir manzara sanırım. O nasıl delirmemiş? Sanki hergün ormanda bir kadının kurtarıyormuş gibi sakindi. Üstümü çoktan değiştim ama gitmeye çekiniyorum, odanın kilidi bile yok bu nasıl bir yaşam şekli? Hiç mi özeli yok bu adamın? Ayrıca gittiğimde kim olduğumu soracak ve söylediğimde kesinlikle hatırlayacak ve beni kovacak, farklı bir isim bulmalıyım, düşün düşün salak Sıla düşün, buldum "Melike" evet bu isim normal bir isim. Peki hazırlan Melike sakin kalmalısın. 

Odadan çıkıyor ve Ali'nin oturduğu koltuğun en başına oturuyor.

+Şey teşekkür ederim Melike.
-Melike mi? Adım Ali aslında.
+Şey benim adım, memnun oldum.
-Bende memnun oldum, ayrıca bir şey değil seni orada ölüme terk edemezdim.
+Çok iyi birine benziyorsun.
-Zevkler ve renkler, iyilik yapmaktan zevk alıyorum.
+Anladım ne güzel, kiminle yaşıyorsun? Bu kadar sessiz bir yerde tek yaşamıyorsundur herhalde.
-Ne varmış ki burada? Tek yaşıyorum, köyde yaşayanlara yardımcı oluyorum, onlarda sağolsunlar yemek yapmaya üşendiğim için beni aç bırakmıyor haha.
+Vay be, neler yapıyorsun?
-Basit şeyler ya, evlerine yeni kat eklemek isterlerse ona yardım ediyorum, elektrik ve su tesisatlarını tamir ediyorum ya da yenisini çekiyorum, bozulan eşyaları tamir ediyorum, dertlerini dinleyip çözüme ulaştırıyorum falan filan genel basit şeyler.
+Basit mi? Saydıkların için minimum 20 30 kişi gerekiyor ne demek basit? Bundan iyi para kazanıyorsundur herhalde.
-Para mı? O nedir? Hahaha hayır, sen büyük şehirden gelmişsin sanırım, ben burada para kullanmıyorum.
+Gerçekten garip birisin. 
-Öyleyimdir, gariplik iyidir, sıkıcı değilim en azından. 

Melike şaşırmıştı, hatırladığı Ali ile benzer özelliklere sahipti ama daha ermiş gibiydi. Bu fazlasıyla hoşuna gitti. Doğruldu ve sordu;

+Daha önce okula gittin mi? 
-Evet xx okulundan mezunum,sen? 
+Aa bende oradan mezu.. yani biliyorum orayı evet ben başka okuldan mezunum. 

Ali yargılayıcı bakış moduna geçti ve Melike'nin gözlerinin içine kitlendi, sakin ve otoriter bir ses tonu ile sordu;

+Fark etmediğimi sanıyorsun ama en başından beri farkındayım, geldiğinden beri yalan söylüyorsun, neden?
-N-nasıl yani?
+Anime kızı gibi kekelemeyi bırak, bu gerçek bir kekeleme bile değil sadece tatlı gözükmeye çalışıyorsun.
-Özür dilerim ben öyle olsun istemedim.
+Seni gözüm bir yerden ısırıyor biliyor musun? Burada bekle, geçmişimi sildiğim için hatırlamıyorum fakat notlarıma yazmıştım, belki orada varsındır.
-Peki.

Ali kalkıp tabletini alıyor ve notlarına giriyor, tüm notlarını en ince ayrıntısına kadar düzenleyip klasörlediği için okula ait anılarını direkt buluyor. Başlıklara bakıyor, Sıla isimli başlık dikkatini çekiyor, açıyor ve hızlıca okuyor. Tümünü okuduktan sonra sayfanın en altında Sıla'nın resmini görüyor, kafasını kaldırıp Melike'ye bakıyor ve direkt anlıyor, sakinliğini koruyarak soruyor;

+Neden? 
-Yaptığın şey ne kadar acımasız bir şeydi biliyorsun değil mi? Uzun süre kendime gelemedim.
+Acımasız mı? 2 saniyelik zevkin için beni yatağa atma teklifi yaptın, bende medeni bir insan gibi istemediğim için red ettim, bu acımasız bir şey değil?
-Neden red ediyorsun ki? Herkes beni isterken ben seni seçtim, gay falan mısın sen?
+Herkes seni isteyebilir, ben istemiyorum. Değilim de ayrıca.
-Madem değilsin neden en yakın arkadaşın bir trans biriydi?
+Muhabbeti sizden daha çok sarıyordu da ondan.
-İğrençsin.
+Hayır aslında iğrenç olan sensin, ve tam şuan gitmen gerekiyor.
-Asla.

Sıla hızlıca kalkıp Ali'nin koltuğa bıraktığı tüfeğini alıp Ali'ye doğrultuyor ve bağırıyor;

+Seni istedim ve ben istediğimi alırım, soyun!
-Ne? Asla böyle bir şey yapmayacağım, ölümü merak eden bir adamı ölümle korkutamazsın, silahımı bırak ve git.
+O zaman köylülere bana tecavüz ettiğini söylerim.
-Çekinme git söyle, bir kadının gözleri dışında bir yerine bakmadığımı biliyorlar, sana inanmazlar.
+Dayanılmaz derecede iticisin, madem ben alamıyorum kimse alamaz.

Sıla bunu dedikten sonra düşünmeden tetiği çekiyor ve yakın mesafeden av tüfeği ile Ali'nin kafasına sıktığı için Ali'nin kafası dağılıp etrafa saçılıyor, tüfek ise Sıla'nın elinden fırlıyor parmağını kırarak. Sıla o anın getirdiği adrenalin ile farkına varmıyor ve gözü dönmüş şekilde tüfeği alıp kendine sıkmaya çalışıyor fakat kolunun uzunluğu yetmediği için başaramıyor. Bu sırada ise Ali'nin evinden gelen yüksek ses ile köy halkının dikkatini çekiyor, Ali her zaman köy halkı ile beraber atış yapar haricinde silahını kullanmazdı. Geldiği andan beri gönlünü Ali'ye kaptırmış olan Merve Ali'nin intihar ettiğini düşünüp Ali'nin evine doğru koşuyor. Sıla ise Ali'nin önünde diz çökmüş, boş bakışlar ile yeri izliyor.

Merve soluk soluğa eve ulaşıyor, kapıyı çalmadan içeri giriyor ve manzarayı gördüğü zaman donuyor, Ali'nin cesedine bakakalıyor, vücudu ise deli gibi adrenalin pompalıyor ve iliklerine kadar korku ve üzüntü kaplanıyor. Merve'nin sağ gözü seyirmeye başlıyor ve korku yerini yavaş yavaş sinire bırakıyor, yerdeki tüfeği alıp sertçe Sıla'nın kafasına vuruyor ve onun yere düşmesini sağlıyor, yere düştüğü zaman kabzası ile kafasına vurmaya devam ederken bağırıyor;

+Aşağılık orospu, neden yaptın? Neden! Onun saçına bile zarar gelmemeliydi, geber orospu!

Diyerek normalde ulaşamayacağı bir güç ile kafasına vurup Sıla'nın kafasını dağıtıyor. Onun öncesinde ise Merve'nin koştuğunu gören, Ali'nin ise rahmetli dedesi gibi benimsediği dedesi de Merve'yi görüp yaşlılığın getirdiği dayanıklılık ile yavaş şekilde eve doğru yürümüş. Nefes nefese eve geldiğinde bu manzarayı görüyor, yaşının getirdiği olgunluk ile kendince nispeten sakin kalıyor ve Merve'ye sesleniyor.

+Kızım, bitti o öldü silahı bırakır mısın?

Merve ise duymadığı için büyük bir sinir ile kafası dağılmış Sıla'nın dışarı çıkmış beynine vurup parçalamaya devam ediyor. Dede ise Ali'den öğrendiği kadarıyla ve yaşlılığın getirdiği güçsüzlük ile bir şey yapamaycağını bildiği için elini önünde birleştirip yere bakarak bekliyor. Merve ise yavaşça normale dönüyor, gözünden yaşlar süzülmeye başlıyor. Arkasına dönüp dedeye sarılıp hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Dede ise sakinliğini koruyup Ali'nin son isteğini gerçekleştirip onu rahmetli dedesinin yanına gömmek için camiden arkadaşlarını çağırıyor ve cenaze için hazırlık başlıyor. 

Köy bu haberi aldığı zaman herkes susuyor ve içine kapanıyor, kuşlar ötmüyor, kimse gülmüyor ve konuşmuyor. 1 hafta sonrasında ise cenaze için herkes toplanıyor, Ali'nin köyden, merkezden, gelen misafirlerden tanıştığı herkes geliyor, köyün hiç görmediği bir kalabalık oluşuyor. Ali daha önce hepsine söylemişti ve tembih etmişti "eğer ölürsem, sakın cenazemde ağlamayın, ağlamanız beni geri getirmez, merak etmeyin gittiğim yerde büyük ihtimalle keyfim yerindedir". Tanıdıkları ise ona son kez saygısını gösterip çok sessiz bir şekilde töreni yapıyor ve onu vasiyetinde belirttiği yere gömüyor. Sıla'nın cesedini ise Merve'nin isteği doğrultusunda gömmüyorlar, ormanın derinliklerine atıp vahşi hayvanlara yem yapıyorlar. Her şey bittikten sonra ise köy halkını sadece üzüntü alıyor ve sessiz sedasız yapmak zorunda oldukları işlere geri dönüyorlar. 

Merve ise içine kapanmış, Alinin tabletini alıp onun hakkındaki her şeyi okumuştu, canına kıymadan önce ise okuduğu son yazı Ali'nin onun hakkında yazdığı yazının son kısmıydı;

"Sadede gelirsek, Merve çok tatlı ve zeki birisi, gördüğüm kadarıyla geleceği parlak birisi. Olur da bir gün size anlatmadığım ve buraya yazamadığım travmalarımı atlatırsam, seninle daha özel ilgileneceğim Merve."

Bu sırada Ali;

Ne yani öldüm mü? Son hatırladığım kafama silah doğrultan manyak bir kadın, galiba kafama sıktı, mmeh yakışıklıyım diye geçiniyordum artık bir yüzüm yok, iyi yanından bakalım direkt kafam yok bu da bir daha saçlarımla ve garip zihinsel sorunlar ile uğraşmamak demek. Bulunduğum yere gelirsek, ne yaşıyorum bilmiyorum ama bir bahçedeyim, doygunluk basılmış bir resim gibi, bir yerden de tanıdık geliyor halbuki, cehennemde miyim acaba? Gerçi orası fırın gibi bir yerdir diye düşünüyorum, cennet desen o da olmaz dini görevleri yerine getirmedik, neredeyim lan ben? 

Uzakta birini görür ve yanına gider.

+Merha.. Merve? 
-Ah hayır ben o değilim, zihninde kalan bir örüntüye dönüştüm sadece, boşluğa hoşgeldin, sizin tabiriniz ile ölüm sonrası.
+Burada ne yapıyoruz tam olarak?
-Ne istersen, ister hiçbir şey ister çalış ister yat istersen kalıcı ölüm sahibi ol.
+Kalıcı ölüm ne?
-Mutlak huzur, senden geriye hiçbir şey kalmıyor, hiçbir şey hissetmiyorsun ve görmüyorsun, seçim senin.
+Yeteri kadar yaşadım ya sanırım, kalıcı ölümü seçiyorum.
-Seçim senin, elveda.

Parmağını şıklatır ve Ali aniden tüm hislerini kaybeder, geriye kalan son şey görüşüdür ve yavaş şekilde onu da kaybeder ve seçimini yaptığı mutlak ölümü kazanmış olur. 

                    .            ~Son~



Parralex

Hava uzayın karanlık tonlarını andırıyordu, dejavu yaşamıştı havaya bakınca ve sorguladı "neden gündüz vakti gökyüzü karanlık?" Halbuki karanlık değildi, aniden kalktığı için gözleri kararmıştı sadece. Etrafa bakındı ve geri oturdu, kafasını kurcalayan bir şey vardı ama hatırlamak da zorluk çekiyordu. 

Düşündü, düşündü, düşündü ve son anda aklına geldi, bugün pek legal olmayan bir şirket ile görüşmesi vardı. Aslında o görüşme diyordu fakat şirketin amacı onları yeni keşfettikleri, yıllardır kimsenin dikkatini çekmeyen dünyadan da pek uzak olmayan bir gezegende koloni kurmak idi. 

Şirketin aradığı ilk ve son adam ise bizim gibi bir adamdı, yalnız, başına bir şey gelirse tazminat ödemek zorunda olmadıkları birisi. 

Hatırladıktan sonra kalktı ve aynada kendine baktı, tam bir ölü gibi gözüküyordu. Sade ve düz elbiselerini giyip yalandan saçını tarayıp 2 fıs parfüm sıktıktan sonra evden çıktı, kapısının önüne geldi ve hiç onun gibi ölü olmayan motoruna baktı, ne zaman görse içi hoş olurdu. Bakmayı bırakıp bindi, kaskını taktı ve telefonundan navigasyon açıp şirketin konumunu girdi ve kaskın vizörünü kapatıp gaza asıldı ve gidemedi, kendini ana karakter işine kaptırdığı için vitesi boşta unutup gaz vermişti. Toparlandı ve vitese alıp yola koyuldu. 

Bugün ekstra unutkan olduğunu farketti, müzik bile açmamıştı, hızlıca telefonuna bakıp kaskına bağlandı ve müziğini açıp yoluna daha keyifli şekilde devam etti. Yol uzun değildi, sadece o kurallara ekstra uyuyordu. 

30 dakika sonra;

Ona atılan konuma gelmişti, etrafa bakındı ve beklediği nasa görüntüsünü alamadı, aksine bayağı dümdüz bir bina ve arkasında devasa çorak arazi olan bir yer idi. Yanlış gelme ihtimali de yoktu binanın önünde şirketin adı yazıyordu, belki de bu işleri farklı yerlerde yürütüyorlardır dedi ve bu duruma takılmadan kaskını çıkarıp çantasına koydu ve binadan içeri girdi. 

Girdiği gibi onu klimanın soğuğu ve çok hoş bir koku karşıladı, etrafa bakındı ve kendince resepsiyon diyebileceği bir yeri görüp oradaki kadının önüne gidip sordu;

+Merhaba, iş görüşmesi için gelmiştim ama, doğru mu geldim?
-İsmini alabilir miyim?
+Tabi, tek isim sahibiyim Claude.
-Kontrol ediyorum.
+Tabi ki.
-Claude bey hoşgeldiniz, size mail atıldı fakat bakmadınız sanırım 1 saat sonra sizi özel bir araba almaya gelecekti.
+Ah evet pek kontrol etme huyum yoktur, erken geldim sorun olmaz herhalde etrafı tanırım. 
-Tabi, ileriye gidip sağdaki asansöre binin ve 19. Kata çıkın, müdüremiz sizi bekliyor.
+Teşekkür ederim, iyi günler.
-İyi günler.

Resepsiyondan ayrıldı ve asansöre yöneldi, bindiğinde ise beynindeki çarklar dönüp fark etmesini sağladı, müdüre mi? Böyle bir kelimenin olduğunu bile bilmiyordu, düz mantığını kullandı ve içinden söyledi "sanırım kadın müdürleri var" evet maymun matematiği ile durumu çözmüştü. Bunları düşünüp hastalıklı mizahı ile içinden eğlenerek 19. Kata geldi, kapı açıldı ve kendini direkt bir ofisin içinde buldu, karşısında ise pek de büyük olmayan bir masa, masanın ardında kızıl saçlı ve takım elbiseli bir hanımefendi gözlüklerinin ardından gözlerini ona kitlenmiş bakıyordu. Bir an rahatsız oldu fakat asansörden çıkıp önüne geldi ve konuştu;
+Merhaba, iş görüşmesi için gelmiştim, Claude ben.
-Merhaba Verona bende, tabi görüşebiliriz.
Verona ismini duyduğu zaman tüyleri diken diken oldu, zihninde anlık bir kaos yükseldi, göremediği ama hatırladığı anılar yüzeye çıkmıştı, anlam veremedi ve devam etti.
+Daha önce görüşmüştük zaten telefonda, kabul edildiğim söylendi fakat içeriği tam olarak söylenmedi, sormam da bir sakınca yoktur herhalde?
-Ah tabi ki hayır,  cal-24 adında bir gezegen keşfettik uzun zaman önce, uzun zamandır da testler ve insansız keşifler yapıyoruz, son denememiz ise 2 kişi göndermekti ve başarıya ulaştık. Şimdi ise koloni için sizi işe aldık, göreviniz 100 kişilik bir ekibe temel şekilde liderlik yapmak, ast sistemlerimiz mevcut, tek lider siz değilsiniz herkes kendi görevinin lideri. Eeeee ııııı.

Kadının gözlerinin içine kitlenmiş bakarken en başından beri kesintisiz konuşan kadın aniden kalıp ee'lemeye başlamıştı, kaşını kaldırıp baktı ve söyledi;

+Bir sorun mu var?
-Aslında evet, ben burada yeniyim ve siz geldiğiniz de önümdeki kağıdı okumam söylendi, ama devamı yok orada önemli bilgiler olacağı söylemişti.
+Bu biraz kural dışı sanki?
-Bilmiyorum, özür dilerim lütfen beni şikayet etmeyin.
+Ne? Hayır neden edeyim? Aksine eğlenceliydi, resmiyete pek bayılmam açıkçası. Harici bildiğin hiçbir şey yok mu gerçekten? 
-Mmmm duyduğum tek şey 80 kadın 20 erkekten oluşan bir ekip olduğu senin ise 101. Kişi olup ast dışı şekilde liderlik yapacak olmanı biliyorum.
+Anladım tamam, sorun yok, zaten böyle bir şey olduğunu anlamıştım, biraz araştırmak yetti, peki ne zaman gidiyorum, nereden gidiyorum?
-Asansör ile -20. Kata inin, çıkacağınız gemi orada, oradaki kişiler kalan kısımda yardımcı olur.
+Peki teşekkür ederim, kendine iyi bak.
Son kısmı söylerken iyice gözlerine kenetlenmişti, sesi ve diksiyonu yerindeydi bu yüzden yeni müdür yutkundu ve kafa sallamak ile yetindi. Claude kalktı ve asansöre yöneldi, bindi ve -20 tuşuna bastı. İnerken düşündü, yaşadığı dünya da artık bunlar çok normal sayılırdı, koloni kısmı da ilk defa duyulan bir şey değil aksine çok fazla şirket bunu yapıyordu, onun dikkatini çeken şey ise bu şirketin resmilikten uzak olmasıydı. Eskiden yıllarını bu tarz şirketlerde çalışarak geçirmişti ve ilk defa karşılaşmıyordu. Düşüncelere dalmışken kapının açılması ile yüzüne sertçe vuran soğuk hava onu kendine getirdi, asansörden dışarı adımını attı ve etrafa bakındı. 

Dizayn olarak aşırıya kaçılmamış, siyah beyaz ve kırmızı renk kombini ile sade bir tasarım yapılmıştı, bunu gördüğü gibi direkt tav oldu, en sevdiği renkler bunlardı zaten. O etrafı incelerken yanına onu gönderecek adam geldi;
+Merhaba, Claude mu?
-Evet.
+Gray bende memnun oldum.
O adı duyduğunda yine aynısını yaşadı, fiziksel olarak beyni kasılıyordu sanki, anlam veremedi ve devam etti.
-Bende memnun oldum, nereye gidiyoruz?
+Hexat-0 olan gemimize gidiyoruz, ana ekip ile tanışacaksın.
-Pekala.
Bir kaç kapı geçtikten sonra büyük bir hangar benzeri yere geldi, oraya yakışır biçimde gerçekten devasa bir gemi vardı. Pek filmlerden çıkmış gibi durmuyordu, fizik kurallarına uygun ve yasaları kullanan bir gemiye benziyordu. Biraz daha yürüdükten sonra üniformalı bir kadın gördü, düşündü neden bu kadar çok kadın vardı? Ayrımcı birisi değildi fakat bu ona garip ve anlamsız geldi. Yanına gitti;
+Merhaba, Claude ben, sende kaptan mısın?
-Merhaba da, hangi çocuk çizgi filminden çıktın sen? Dışarıda da umarım birileri ile böyle tanışmaya çalışmıyorsundur hahaha evet ben kaptanım diyebiliriz.
+Kusura bakmayın.
Dedi ve cevap vermesine izin vermeden uzaklaştı, kendi istese resmi ve seri katil soğukkanlılığı ile konuşabilirdi, insanlar onu yanlış tanımasın diye pozitif rolü yaptı, onda da dalga geçildi. Rol yapmanın ne kadar aptalca olduğunu fark etti ve bir daha yapmamaya karar verdi. Biraz dolandıktan sonra başka birisini gördü ve yanına gitti;
+Ekipten misin?
-Evet, sen kimsin?
+Claude, memnun oldum.
-Annie bende memnun oldum, senin görevin ne?
+Lidermişim, sen?
-Ha sen o çok bahsedilen lider misin? Ben seni daha kaslı bekliyordum lider dedikleri için.
+Önyargılarınızdan kurtulun, bende seni daha güzel bekliyordum dersem hoş olmaz herhalde değil mi?
-Haklısın, özür dilerim. 
+Önemsiz, kalkış ne zaman? 
-30 dakika sonra, tekrar özür dilerim.
+Peki teşekkürler.
Kızın neden 2. özrünü dilediğini anlamadı, boşverdi ve gemiye yöneldi, kapısı en arkada idi şimdi oraya kadar yürümesi gerekiyordu. Yürümeye başladı, yürürken ise yanına birisi geldi;
+Merhaba liderimm.
-Merhaba?
+Eva ben, senin asistanınım.
-Anladım anladım, bu pozitiflik nereden geliyor?
+Üzgünüm kuralları çiğnediğim için, sizi mutsuz gördüm ve o yüzden öyle davrandım lütfen beni cezalandırmayın.
-Ceza mı? Öyle garip kurallarım yok, istediğin gibi takılabilirsin.
+Teşekkür ederim efendim.
Asistanı da yanına alarak yürümeye devam etti, vardı ve içeriye bakındı yine sade bir tasarımı vardı, gemiye çıktı ve asistanına sorup kalacağı yere bakmak için yola koyuldu. 

Odasına girdiği gibi kafasında bir ses yankılandı "Beni hisset", asistanına döndü;
+Efendim? Bir şey mi dedin?
-Hayır efendim.
+Tamam o zaman.

Bugün yaşadığı 3. Garip olaydı, yine anlam veremedi ama bir şeylere anlam verememek pek onluk bir şey değildir, sinirlenmeye başlamıştı. Sonra durdu ve sinirinin zarardan başka bir şey getirmeyeceğini bildiği için kendini sakinleştirdi ve kalkışa kadar oturup asistanı ile muhabbet edip onu tanımaya çalıştı.

25 dakika sonra.

Duvarlardan bir ses yükseldi "KALKIŞA 5 DAKİKA KALDI, HAZIRLANIN", claude ise çoktan hazırlığını yapmış içeride bekliyordu. Yüzlerce kişi bolca ses eşliğinde konuşup oradan oraya koşturuyor, kontrolleri sağlıyor ve kalan ekipmanların ve yedek cihazların yüklemesini yapıyordu, son aşama da tamamlandı ve herkes gemiye binip yerini aldı. Claude ise bu sırada herkesi izleyip analiz etmişti, fark ettiği ilk şey ise kaptanlar hariç kimsenin kaptan bölümüne değil girmek yakınından bile geçmediğiydi. Asistanından öğrendiği kadarıyla kendisi girebiliyordu, düşündü ve bunu pek mantıklı bulmadı bu işin içinden bir şey çıkacak gibiydi. Merakına yenik düştü ve kaptan bölmesine gitti, 2. Kaptan olduğunu ise orada öğrendi, 2 kadının gemi sürecek olmasını düşündü ve aklına "acaba dönecebilecekler mi?" Sorusu geldi ve içten içe güldü. Tam gülmeye devam edecekti ki sağına baktığı zaman 3. Koltuğu gördü, gemi çoktan kalkışa geçmiş 2 kişi zaten kullanıyor idi peki 3. Kişi kimdi? Merak etti ve tanışmadığı kaptana sordu;
+Kaptan, 3. Koltuğa kim geliyor?
-Sen kimsin? Burada olmaman gerekiyor senin.
+Claude ben, asistanım söyledi buraya girebildiğimi.
-Claude mu? Özür dilerim kaba tavrım için, adım Elisa, 3. Koltuk sizin efendim. 
+Anladım teşekkür ederim.
Claude hızlı bir şekilde oradan ayrıldı ve odasına gitti, odasında asistanı onun yatağına yüz üstü uzanmış, ayaklarını sallayıp defterine bir şeyler karalar halde gördü;
+Asistan ismi uzun, sana asi diyeceğim bundan sonra ve bana söyle, burada ne oluyor? Ayrıca bana efendim deme.
-Nasıl yani efendi.. yani Claude? 
+Herkes benden korkuyor ve zorunlu saygı gösteriyor, bu iğrenç bir şey, bilmediğim ne dönüyor? Bana sadece belirli bir kısmın lideri olacağım söylendi tüm geminin değil. 
-Tam söylemediler mi? Belirli kısım yani bu gemi için lidersiniz, diğer gemiler için değil.
+Bu ne saçma bir kelime oyunu böyle!
-Benim suçum değil efendim, korkmalarının sebebi ise şirketin katı kuralları. Lider sürekli güçlü olmalı ve üzülmemeli.
+Anlaşıldı, bunu değiştirebilir miyim?
-Hayır, kurallar çok katıdır ve her zaman tüm gemi izlemektedir.
+Peki madem öyle olsun, sen yanımda mı yatıyorsun odan yok mu?
-Yok efendim, yanınızda yatacağım, rahatsız olursanız yerde yatabilirim.
+Ne saçma bir şey, gerek yok yatabilirsin.
Claude da yatağa geçti ve tavana doğru gözlerini kitleyip kendini dışı dünyadan arındırıp analiz moduna geçti. Yaşadığı şeyler mantıklı değildi, kendine göre pek de önemli birisi değildi ve zorunlu saygı görmek hiç ona göre bir şey değildi, her zaman samimiyet ve doğallıktan yanaydı, resmi bir şey olduğu zamansa bunun normal düzeyde olması gerekirdi böyle değil. En başa dönüp tüm yaşadıklarını düşünmeye başladı, o sıra ise yolculuk devam ederken gözlerini tavandaki mavi ışığa çevirip yavaşlarını göz kapaklarını kapattı ve uyuya kaldı.

12 saat sonra.

Sanki birisi onu saatlerdir dövüyormuş gibi uyandı, gözlerini açtığında sanki açmamış gibiydi, her yer zifiri karanlıktı. Eli ile yatağı yokladı asistanı bulmak için ama nafile orada değildi, biraz bekledi ve gözlerini hızlıca açıp kapatmaya başladı alışması için, o sırada kirpikleri göz bandına çarptı ve afalladı. O göz bandı kullanmazdı, asistanı takmış olmalıydı. Çıkardı ve uyumadan önce baktığı mavi ışığın kırmızı olduğunu gördü, bu pek hayra alamet değildi. Ağır ağır doğruldu ve ayağa kalktı, kapısını açtı ve etrafa bakındı, sıfır ses sıfır gürültü sadece tüm ışıklar kırmızı. Durdu ve soğukkanlı şekilde düşündü ve panik yapmamaya karar verdi, kaptan bölümüne doğru yürüdü kapıyı açtı ve tam da beklediği gibi kimse yoktu. Düşündü belkide bu geminin uyku modudur ve herkes uyuyordur diye, kaptan köşkünden çıkıp bir kaç odayı kontrol etti ve kimseyi bulamadı. Kalan odalara da baktı ve hiçbir varlığa rastlamadı. Yemekhaneye gitti ve oranın da boş olduğunu gördü, kendine yemek hazırladı ve yemeğini alıp kaptan kısmına köşküne gidip gemiye binmeden önce tartıştığı kaptanın koltuğuna oturup yemeye başladı. Yerken ekrana baktı ve çiğnemesi durdu, ekran da bir şey gözüküyor ama gözükmüyor gibiydi, tüm anlam veremediği olayları anlamlandırabilirdi ama bunu gerçekten anlamlandıramazdı. Ne sembol ne harf ne sayı, çok garipti. Araştırma için düğmelere basmaya başladı fakat ekran değişmedi, sabitti. 

Önündeki camdan dışarı baktı ve tüm soğukkanlılığı aniden gitti ve yerini devasa bir yalnızlığa bıraktı. Karşısında ne bir gezegen ne bir yıldız, sadece hiçlik vardı. Dışarı kitlenmiş şekilde bakarken geminin geçirdiği sarsıntı ile kendine geldi, deprem oluyor gibi sağa ve sola doğru sallanıyordu, yemeği ve içeceği üstüne döküldü ve arkasından gelen ses ile vücudu anında adrenalini yükseltirken döndü ve karşısında bir varlık gördü, baktığı gibi tüm hisleri kayboldu ve yerini sakinliğe bıraktı. Hiçbir şey düşünemiyor ve onun güzelliği karşısında kelimenin tam anlamı ile büyülenmiş gibi kala kalmıştı. Varlık ona yaklaştı ve nazikçe parmak ucu ile Claude'un kafasına dokundu, o sırada ise Claude'un tüm hayatı gözlerinin önünden geçti ve varlık ise hafif şekilde geri savruldu ve gözlerinin içine bakarak;
+İnsan.
Dedi, Claude 30 yıllık hayatında binlerce insan görmüş geçirmiş birisiydi ve hiçbir kadında bu kadar sakinleştirici ve güzel bir ses tonu duymamıştı. Ağzını açıp konuşmaya çalıştı;
-Eeee efee efendim?
+Türünüz çok ilginç, savaş diye bir kavramınız var ve onun adı altında birbirinizi öldürmek denen eylem ile yok ediyorsunuz.
-Aaa aa anlamadım?
+Sakinleş.
Claude bu sesi duyduğu gibi eğitimli bir köpek gibi itaat etti ve normale döndü. 

+Ulaşım aracın beni uykumdan uyandırdı, neden?
-Sen kimsin? 
+Evren olarak nitelendirdiğiniz bu yerin başlangıcından beri var olan birisiyim. Bir adım yok, bir kimliğim yok, bir dilim yok, konuşmak dediğiniz şeyi az önce senden aldığım bilgiler ile öğrendim, yanında cinsellik dediğiniz garip bir şey ile beraber.
Claude bunu duyunca kızardı.
-Üzgünüm, zihnime girmeden önce uyarsaydın keşke.
+Sorun değil insan, şimdi beni hissediyor musun?
Claude bunu duyduğunda başına keskin bir ağrı girdi ve çok sert bir dejavu yaşadı. Gemiye ilk bindiği zaman odasına girdiğinde bu cümleyi duymuştu, aynı ses aynı söyleyiş idi, tüyleri ürperdi.
+Seni ben uyandırmadım, neden ben dünyada iken zihnimden bana seslendin?
-Hayır beni sen uyandırdın, hergün bana seslendin.
Claude düşündü, kimseye seslenmemişti, bir an farkına vardı ve konuştu.
+Sana dokunabilir miyim?
-Tabi ki insan.
Claude kalktı ve ağır adımlar ile varlığın yanına gitti, elini omzuna doğru uzattı ve dokundu, hissettiği şey ise buz gibi bir koldu. Düşünmekten beyni yanmaya başlamıştı fakat mantıklı kalması gerekiyordu, dünya dışı yaşam vardı evet bunu zaten biliyordu ama daha önce hiçbirisi insanları kale alıp onlarla iletişim kurmamıştı, kuramamıştı. İnsanlığın en büyük hatası onların da insanların ürettiği frekanslar ile anlattığını düşünmesiydi, görüyorlardı fakat korkudan dokunamıyorlardı. Karşısındaki ise az önce telepatik olarak onun zihnindeki tüm verileri alıp konuşmayı öğrenmiş ve insanlığı bilen birisiydi, Claude test etmek istedi. 

Elini omzundan çekip aşağı indirip parmağının ucu ile göğsüne dokundu, varlık tepki vermedi, Claude ise hemen elini çekti bunun taciz olduğunu düşünüp. Kendince test etti bu varlık rol yapan bir insan değildi, öyle olsaydı zaten bu vücut ısısı ile hayatta kalamazdı. Dayanamadı ve sordu;
+Benden ne istiyorsun? 
-Yanıma gelmeni insan.
+Yanındayım zaten?
+Gerçekten yanıma. 
Dedi ve eliyle geminin çıkış kapısını gösterdi, Claude ise tekrar düşünmeyi bıraktı ve çıkış kapısına doğru yürüdü, kolu çekti kapı yüksek sesli öterek açıldı ve Claude kendini uzay boşluğuna bıraktı. Bıraktığında ise aniden gelen üşüme ile gemiye baktı ve tüm mürettebatın yerde yattığını gördü, ağzını açmaya fırsatı olmadan ölümün tatlı sıcağı ile gözlerini kapattı. 

2 yıl sonra.

Haber bültenimize 2 yıldır çalışması süren ve sonunda bulunan kayıp gemi ile başlıyoruz. Uzmanların yaptığı incelemeye göre, kamera kayıtlarına baktıkları zaman işçi sınıfının basit bir hatası yüzünden gemiye sızan gaz sonucu tüm mürettebat hayatını kaybetmiş. Yapılan son incelemerde gemideki 101. Kişinin ise kendi kendine konuştuğu ve en sonunda kendini uzay boşluğuna bıraktığı gözüküyor. Buradan hayatını kaybeden 101 çalışanın ailelerine başsağlığı diliyoruz. Şirket ise açılan davalardan dolayı kapanmış, üst mevkideki kişiler adalet karşısına çıkarılıp idam edilmiştir.

                                  ~Son~

Neden sormazlar ki?

Köy hayatına geçmesinin üzerinden tam olarak 1 yıl geçmişti, herkes ona 1 ay sonra pişman olacağını söylemişti, ama yanılmışlardı, o gerçekt...